İHSAN ELİAÇIK

YAŞAYAN KURAN’IN IŞIĞINDA

DÖRT KİTABIN MANASI (YENİ)

“Dört kitabın manası bellidir bir Elif’te” demiş Yunus Emre…

Ne güzel, ne derin bir söz.

Dört kitabın manası “bir”, hepsinin özü bir…

Yeryüzündeki “ilahî bildiriler” bunlar; döner dolaşır aynı şeyi anlatırlar.

Onun için “Tevrat ehli” yanlarındaki ile amel etsin, “İncil ehli” içinde yazanlara uysun, “Furkan ehli” gereğini yerine getirsin der Kur’an…(Maide; 66, 68).
Bu ne demek?

Yani: “Tevratçılık, İncilcilik, Kur’ancılık yapmayı bırakın. Hepsi de tek bir şeyi söylüyor. Ezilenlerin, mazlumların, yoksulların, öksüzlerin feryadı var içinde. Onların sesine kulak verin. Yahudicilik, Hristıyancılık, Müslümancılık; yani dincilik yapmayı bırakın. Böyle yapmakla sesinizi yükseklere duyuramazsınız. Ey yeryüzünün dindarları! “Bir milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” bunu sorun ve harekete geçin. Budur sizden asıl istediğim.” demek…

Kur’an el-Kitap tabiriyle Allah indindeki ilmi ve vurgulanan ana temayı kasteder. El-Kitap, yeryüzünün tozuna toprağına bulanınca Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an olur… Ete kemiğe bürününce İbrahim, Musa, Davut, İsa, Muhammed olur…

Eğer siz, bu kitaplardan, yeryüzünün tozunu toprağını, insanda ete kemiğe bürünüşünü çıkarsanız “sinir sistemini” almış olursunuz. Çünkü yeryüzünün toprağı olaylar, savaşlar, devrimler, karşı-devrimler, imparatorluklar, ekonomi-politikler, halklar, düzenler, sınıflar vs. demektir. İnsanda ete kemiğe bürünüşü de insanoğlunun arayışı, dramı, acısı, umudu, feryadı, korkusu, hırsı, hüznü, sevici vs. demektir.

Bunlar kitapların sinir uçlarıdır. Bunları alırsanız kitabın sinirleri gitmiş olur. Nasıl ki insanın sinir sistemi yok edilince duyguları, tepkileri, öfkeleri, sevinçleri de yok edilmiş olur, geriye et ve kemik yığını kalır, aynen öyle bu kitapların da sinirlerini yani hayata, dünyaya, mala, mülke, ekonomi-politiğe dair söylediklerini yok eder veya tevil ederek yuvarlar, anlaşılmaz, bir şey söylemez, suya sabuna dokunmaz hale getirirseniz sinirlerini almış, tepkisiz, duyarsız, öfkesiz hale getirmiş olursunuz. O zaman kitap gerçek hayat kitabı olmaktan çıkar ve bir tapınak kitabına dönüşerek ölü metin haline gelir ki dört kitabın da başına gelen bundan başkası değildir.

Tevhid ve şirk bunlarla ilgilidir. Sinirler alınınca, geriye içi boş bir teoloji ve din tartışması kalır. Mesele Allah’ın varlığını veya yokluğunu ispat meselesi değildir. “Allah” yeryüzünde neyin ifadesi, arayışı, öfkesi ve sevinci olarak ele alınıyor onu görebilmektir…

***
Aşağıda dört kitaptan (Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an) derlediğim metinleri okuduğunuzda el-Kitab’ın sinir sisteminin ne olduğunu göreceksiniz. Neyi istiyor, neyi arıyor, neye öfkeleniyor, neye seviniyor hepsini çığlık çığlığa okuyacaksınız…

Tevrat ve İncil’i tasdik edici olarak inen Kur’an, bu çığlığın Arap dil, tarih ve coğrafya evrenindeki, daha geniş bir bakışla Mezopotamya-Akdeniz havzasındaki yeniden dile gelişi…

Bu çığlık veya yeniden dile geliş özde bir ve aynı olan mesajı sürdürmek, sinir sistemlerini çalışır hale getirmek, onu yeniden canlandırmak değil mi? Bizim şu an yaptığımız yeniden yorumlamalar bundan başka bir şey mi?
Sadece Tevrat ve İncil değil; yeryüzünde bu sesi yükselten ne kadar metin varsa, bildiri, şiir, söz varsa hepsini tasdik edici olarak sürdüren Kur’an’dan bahsediyoruz.

Çünkü Kur’an mazlumların ve ezilenlerin şu gök kubbe altındaki son dinsel çığlığıdır. Yeryüzünün dindarları bunu bırakıp neden dincilik yaparlar? ‘Benim kitabım senin kitabını, benim dinim senin dinini döver’ kavgasının ne manası var?

Ebu Hanife, kesin tesbit edilmesi halinde Tevrat ve İncil’den kimi ayetlerin namazda okunabileceği görüşündeydi. ‘Çünkü’ demişti ‘Onlar da Allah’ın sözleridir.’ Kur’an onlarla çelişmez.

Kanımca kastettiği ayetler aşağıdakiler ve benzerleri olmalı.

Bu temel mesajların, Allah’ı, kitabı ve dini kendi tekeline almalarla, “seçilmiş ırk” veya “kefareten vekalet” gibi tuhaf teolojilerle üzerinin örtüldüğünü, sinirlerini alındığını, ana caddeden yan yollara kayıldığını görüyoruz. Oysa ana yol hepsinde de birdi.

Okuyun bakalım, size de tanıdık gelecek mi?

“Dört kitabın” manasının ve bir ve aynı olduğunu kendi gözlerinizle görün.

***

“Kalk, ya Rab, kaldır elini, ey Tanrı!
Mazlumları unutma!
Neden kötü insan seni hor görsün
İçinden “Tanrı hesap sormaz” desin?
Oysa sen sıkıntı ve acı çekenleri görürsün
Yardım etmek için onları izlersin
Çaresizler sana dayanır
Öksüzün yardımcısı sensin
Kötünün, haksızın kolunu kır
Sormadık hesap kalmasın yaptığı kötülükten
Mazlumların dileğini duyarsın ya Rab!
Yüreklendirirsin onları
Kulağın hep üzerlerinde
Öksüze, düşküne hep hakkını vermek için
Bir daha dehşet saçmasın ölümlü insan…”

(Zebur: 10. Mezmur;12-18).

***

“Korkma biri zenginleşirse
Evinin görkemi artarsa
Çünkü ölünce hiçbir şey götüremez
Görkemi onunla mezara gitmez
Yaşarken kendini mutlu saysa bile
Başarılı olunca övülse bile
Atalarının kuşağına katılacak
Onlar ki asla ışık yüzü görmeyecekler
Bütün gösterişine karşın anlayışsızdır insan
Ölüp giden hayvanlar gibi…”

(Zebur: 49. Mezmur; 16-20).

***

“Yoksullardan adaleti esirgemek,
Halkımın düşkünlerinin hakkını elinden almak,
Dulları avlamak,
Öksüzlerin malını yağmalamak için
Haksız karalar alanların,
Adil olmayan yasalar çıkaranların
Vay haline!
Yargı günü uzaklardan
Başınıza felaket geldiğinde ne yapacaksanız?
Yardım için kime koşacaksanız?
Servetinizi nereye saklayacaksanız?”

(Tevrat; Yeşeya; 10/1-3)

***
“Rab diyor ki:
Toprak yığıp yol yapın
Halkımın yolundaki engelleri kaldırın
Yüce ve görkemli olan
Adı kutsal olan diyor ki:
Yüksek ve kutsal yerde yaşadığım halde
Alçakgönüllülerle, ezilenlerle birlikteyim
Yüreklerini sevindirmek için
Ezilenlerin yanındayım…”

(Tevrat; Yeşaya; 57/14-15

***

“Diyorlar ki oruç tuttuğumuzu niye görmüyor
İsteklerimizi denetlediğimizi neden fark etmiyorsun?
Bakın, oruç tuttuğunuz gün
Keyfinize bakıyor, işçilerinizi eziyorsunuz.
Orucunuz kavgayla, çekişmeyle
Şiddetli yumruklaşmayla bitiyor.
Bugünkü gibi oruç tutmakla
Sesinizi yükseklere duyuramazsınız.
İstediğim oruç bu mu sanıyorsunuz?
İnsanın isteklerini denetlediği gün böyle mi olmalı?
Kamış gibi baş eğip çul ve kül üzerine mi oturmalı?
Siz buna mı oruç,
Rabb’i hoşnut eden gün diyorsunuz?
Benim istediğim oruç;
Haksız yere zincire, boyunduruğa vurulanları salıvermek
Ezilenleri özgürlüğe kavuşturmak
Her türlü boyunduruğu kırmak değil mi?
Yiyeceğinizi açla paylaşmak değil mi?
Barınaksız yoksulları evinize alır
Çıplak gördüğünüzü giydirir
Yakınlarınızı gözetirseniz
Işığınız tan yeri gibi ağıracak
Çabucak şifa bulacaksınız
Doğruluğunuz önünüzden gidecek
Rabb’in yüceliği artçınız olacak
O zaman yardım çağrılarınızı Rab cevaplayacak
Feryat ettiğinizde “İşte buradayım” diyecek
Eğer boyunduruğa, başkalarını suçlamaya,
Kötü konuşmalara son verirseniz,
Açlar uğruna kendinizi feda eder,
Yoksulların ihtiyaçlarını karşılarsanız,
Işığınız karanlıkta parlayacak,
Karanlığınız öğlen gibi olacak!
Rabb her zaman size yol gösterecek,
Kurak topraklarda sizi doyurup güçlendirecek.
İyi sulanmış bahçe gibi,
Tükenmez su kaynağı gibi olacaksınız.
O zaman Rab’den zevk alacaksanız.
Halkınız eski yıkıntıları onaracak,
Geçmiş kuşakların temelleri üzerine
Yeni yapılar dikeceksiniz.
“Duvardaki gedikleri onaran,
sokakları oturulacak hale getiren” denecek sizlere
Bunu söyleyen Rab’dir.”

(Tevrat: Yeşaya; 58/3-14)

***

“Ey Sodom yöneticileri!
Rab’in söylediklerini dinleyin
Ey Gomora halkı!
Tanrımız’ın yasasına kulak verin
Kurbanlarınızın sayısı çokmuş
“Bana ne” diyor Rab
Yakmalık koç sunularına
Besili hayvanların yağına doydum.
Boğa, kuzu, teke kanı değil istediğim
Huzuruma geldiğinizde
Avlularımı çiğnemenizi mi istedim sizden?
Anlamsız sunular getirmeyin artık
Buhurdan iğreniyorum
Kötülük dolu törenlere
Yeni Ay, Şabat Günü kutlamalarına
Ve düzenlediğiniz toplantılara dayanamıyorum
Yeni Ay törenlerinizden
Bayramlarınızdan nefret ediyorum
Bunlar bana yük oldu.
Ellerinizi açıp bana yakardığınızda
Gözlerimi sizden kaçıracağım
Ne kadar dua ederseniz edin dinlemeyeceğim.
Elleriniz kan dolu
Yıkanıp temizlenin
Kötülük yaptığınızı gözüm görmesin.
Kötülük etmekten vazgeçin.
İyilik etmeyi öğrenin.
Adaleti gözetin.
Zorbayı yola getirin.
Öksüzün hakkını verin.
Dul kadını savunun…
Bunu söyleyen Rab’dir…”

(Tevrat; Yeşaya; 1/10-20)

***

“Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin
Burada güve ve pas onları yeyip bitirir
Hırsızlar da girip çalar
Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin
Orada ne güve ne pas onları yeyip bitirir
Ne de hırsızlar girip çalar
Hazineniz neredeyse
Yüreğiniz de orada olacaktır…
Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez
Ya birinden nefret edip öbürünü sever
Ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür
Siz hem Tanrı’ya
Hem de paraya (mamon) kulluk edemezsiniz!
Size şunu söylüyorum:
‘Ne yeyip içeceğiz’ diye canınız için,
‘Ne giyeceğiz’ diye bedeniniz için kaygılanmayın.
Can yiyecekten beden de giyecekten önemli değil mi?
Gökte uçan kuşlara bakın!
Ne eker, ne biçer
Ne de ambarlara yiyecek biriktirirler.
Tanrı yine de onları doyurur
Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz?
Hangi biriniz kaygılanmakla
Ömrünü bir dakika uzatabilir?
Giyecek konusunda neden kaygılanıyorsunuz?
Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın!
Ne çalışırlar, ne de ipek eğirirler
Size şunu söylüyorum:
Bütün görkemine karşın
Süleyman bile bunlardan birisi gibi giyinmiş değildi
Öyleyse yarın için kaygılanmayın
Yarının kaygısı yarının olsun
Her günün derdi kendine yeter!”

(İncil; Matta; 6/19-34, Luka; 12/12-36).

***

“Zenginlerden birisi İsa’ya sordu:
‘Sonsuz yaşama kavuşmak için
Nasıl bir iyilik yapmalıyım?’
İsa dedi: ‘İyi olan yalnızca birisi var
Sonsuz yaşama kavuşmak istiyorsan
O’nun buyruklarını yerine getir.’
‘Hangi buyrukları’ dedi adam.
Dedi ki: ‘Adam öldürmeyeceksin!
Zina etmeyeceksin!
Çalmayacaksın!
Yalan yere tanıklık etmeyeceksin!
Annene babana saygı göstereceksin!
Komşunu kendin gibi seveceksin!’
Zengin ‘Bunları gençliğimden beri yapıyorum’ dedi.
Dedi ki: ‘Git, üzerindeki malları sat,
parasını yoksullara ver.
Böylece göklerde hazinen olur
Sonra gel beni izle.’
Adam hızla oradan uzaklaştı…”

(İncil; Matta: 10/17-31, Luka: 18/18-30)

***

“İsa Yaruşalim’e gitti.
Tapınağın havlusunda sığır,
Koyun ve güvercin satanları,
Ve para bozduranları gördü.
Hepsini tapınaktan kovaladı.
Para bozanların paraları döküp
Masalarını devirdi.
Şöyle bağırıyordu:
Tanrı evini haydut inine çevirdiniz
Pazar yeri yaptınız. Yıkın şu tapınağı!
Üç günde yeniden yapacağım…”

(Matta; 21/12-13, Markos; 11/15-17, Luka; 19-45-46).

***

“Bilir misin, nedir zor olan?
Boyunduruk altındakileri salıvermek…
Zor zamanda vermek…
Öksüzün başını okşamak…
Düşmüşün elinden tutmak…
İman etmek…
Göçlüklere göğüs gerip acıları paylaşmak;
Sevgi ve merhamet yumağı olmak…”

(Kur’an; Beled; 9-18).

***

“İyilik, yüzlerinizi doğuya veya
batıya çevirmeniz değildir.
Asıl iyilik Allah’a, ahiret gününe,
Meleklere, Kitaba ve peygamberlere inanmanız,
O çok sevdiğiniz mallarınızdan,
Yakınlar, öksüzler, ihtiyaç sahipleri,
Yolu kesilmişler, düşürülmüşler,
Boyunduruk altındakiler için vermeniz,
Cân-ı gönülden namaz kılmanız,
İhtiyaçtan fazla olanı vermeniz,
Sözünüzün eri olmanız,
Güçlüklere göğüs germenizdir.
İşte bunlardır sözü namus bilenler!
İşte bunlardır Allah bilinciyle yaşayanlar!”

(Kur’an; Bakara; 177).

***

“Bir zenginlik yarışıdır
Oyalanıp duruyorsunuz.
Mezarlarınıza girinceye kadar
Süren bir oyun ve oynaş…
Fakat hayır! Yakında bileceksiniz.
Fazla uzak değil; çok yakında bileceksiniz.
Evet, daha derinden bakabilseydiniz,
Bir ateş çemberine doğru
Yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz.
Kendi gözlerinizle onu apaçık göreceksiniz.
O gün her nimetten
Tek tek sorgulanacaksanız…”

(Kur’an: Tekâsür; 1-8)

***

“Yalancı (sahte) din nedir
Haber vereyim mi (gördün mü?)
Öksüzü hor görür
Yoksulun halinden anlamaz
(Üstelik namaz kılar ki)
O namaz kılanların vay haline!
O kuru kuruya yatıp kalkanların vay haline!
Çünkü gösteriş yapıyorlar,
En küçük yardıma bile yanaşmıyorlar.”

(Kur’an; Maun; 1-7)

***

“Firavun yeryüzünde büyüklük taslamış
Ve halkını sınıflara ayırmıştı.
Onlardan bir grubu ezmek istiyordu.
Oğullarına kurbanlık muamelesi yapıyor,
Kadınlarını hayâsızlığa zorluyor,
Sürekli terör estiriyordu.
Biz ise
Yeryüzünde ezilenlere lütufta bulunmak,
Onları önderler yapmak,
Ve Firavun’un yerine geçirmek istiyorduk. Onları yeryüzünde işbaşına getirmek suretiyle
Firavun, Haman ve ordularına
Korktuklarının başlarına geleceğini
Gösterelim istiyorduk…”

(Kur’an; Kasas; 4-6)

***

Yunus ne güzel söylemiş: “Dört kitabın manası bellidir bir Elif’te…

Sadece dört kitabın mı?

Bütün suhufların, ilahi bildirilerin, metinlerin manası bellidir bir Elif’te…

Ey yeryüzünün dindarları!

Kitabın anasıdır bunlar, yan yollardan çıkın, ana yola dönün!

İster Rahman deyin, İster Allah…

İster El deyin, ister Enlil…

İster Yehova deyin, ister Ahura-Mazda…

İster Tao deyin, ister Tengri…

İster Zeus deyin, ister Krişna…

İster Ha diye yazın ister Sad

İster Vav diye kıvırın ister Nun

Hepsinde Elif var.

Bize seslenen evrenin ruhu birdir.

Yerlerin ve göklerin nuru birdir.

Bize çokluk görünen vahdet birdir.

Bütün güzel isimler (Esma’ul-Hüsna) O’nundur.

İyiye, güzele, doğruya dair ne varsa O’ndandır.

Adalete ve merhamete dair bütün sesler O’ndandır.

Öksüzün, yoksulun, ezilenin, mazlumun çığlığıdır O.

Zebur olur, Tevrat olur, İncil olur, Kur’an olur.

Dört bin kitaptan da gelse tanırsınız O’nu.

Ummu’l-Kitap (Kitabın anası) birdir.

Her öksüze “Yavrum!” diye seslenir.

Kasım 23, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

BİZ DE İKİSİ DE VAR

Geçen hafta içinde Habertürk TV’de Palçiçek Pamir’in Karşıt Görüş proğramına çıktım. Proğramda MUSİAD eski başkanlarından Erol Yarar ile İslam ve Burjuvazi konusunu tartıştık.

Tartışmadan her ne kadar entelektüel bir haz alamasam da, temel mesajları verme açısından fena olmadı. Aşırı yüklenme nedeniyle internet sitem az kalsın çöküyordu. Mail trafiği de cabası…

Bu yoğun ilgiden “İslam abdestli kapitalizm üretmek için var değildir” mesajının yerine ulaştığı anlaşılıyor.

Erol Yarar gibilerin “Sahabeye hakaret ediyor” veya “Komünistlik yapıyor” salvolarının bunu durdurması mümkün değil. Pandoranın kutusu açıldı. Bu tartışma daha da büyüyerek devam edecek ve zamanın ruhunun değiştiğini herkes görecek.

Bize eskiden “yeşil komünist” derlerdi. Şimdi yeşile de gerek kalmadan “komünist” diyerek ‘bahçelerine’ sarılıyorlar. Sırrı Sürreyya Önder dostumun telefondaki espirisi her zamanki gibi harikaydı: “Artık yeşile de yok, terfi etmişsin, hadi hayırlı olsun!”

12 Eylül’den hemen önce, o zaman Kırşehir’de lisede okuyordum, Akıncılar ve MTTB’ye gider gelirdik. Duvarlara “Sınırsız ve sınıfsız İslam toplumuna doğru” diye yazılar yazardık. O zaman yaftamız yeşil komunistti…

Sonra yeni yaftalarımız oldu: Radikal, İrancı, mezhepsiz, modernist, tarihselci, dinde reformcu…

Bunlar da hakkımda yazılan son iki eleştiri yazısından: Liberal-sosyalist, materyalist, naturalist, neo-mutezilî, batınî, ulusalcı…

Yaftalamadan edemiyor yurdum insanı.

Ha babam yafta vuruyorlar.

Ahmed Arif’in “33 Kurşun” şiiri aklıma geldi: “Vurun ulan, vurun, ben kolay ölmem!”

30 yıl önce (1980) Mamak Cezaevi kapısında başçavuşa verdiğim cevap, Balçiçek Pamir’in proğramındaki (2009)“Kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz?” sorusuna verdiğim cevap ile aynı: Müslüman.

Bu kadar.

***

Kur’an’ın “tarihe, hayata ve tabiata dönüşü” için esastan bir yeniden okuma yapıyoruz. Bu, Muhammed İkbal’in “İslam’da dinî düşüncenin yeniden inşası” dediği şeydir. Hz. İsa’nın dediği gibi “Karanlıklarda söylediklerinizi bir gün gelecek çatılardan haykıracaksınız.” Hiçbir güç buna engel olamaz. Hiçbir yaftalama bunu durduramaz ve saptıramaz.

Artık Ebuzer İslam’ı var. Solculuğa, komunistliğe gerek yok. Çağın vicdanı buradan çıkacak. Ebuzer, ıssız çölde yattığı o mezardan kalkarak çağımıza gelecek. Tıpkı İsa’nın mezarından kalkıp döneceği gibi dünyaya dönecek. Tabiî bu, Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in, Ali’nin, Ebuzer’in vb. getirdiği ve savunduğu İslam’ın ruhunun geri dönmesi; zihinlerde bilinç, yüreklerde heyecan olarak yeniden yeşermesi demek oluyor.

Bunun önüne geçmek mümkün değildir. Ben veya bir başkasının katkısı fark etmez, tarihin akışı bu yöndedir. Onun için ‘zamanın ruhu değişti’ diyorum.

***

Gerçi defalarca yazdım, bilen biliyor ama binlerce kişi yazılarımızla yeni karşılaştığı için iki konuya açıklık getirmek istiyorum.

Birincisi proğramda Hz. Osman’a hakaret ettiğim iddiasıdır.

“İslam’ın yenilikçileri” kitabımızın birinci cildindeki “Hz. Ömer”, “Hz. Ali”, “Ebuzer”, “Ammar b. Yasir” bölümlerini okuyanlar bilirler, biz dönemin ekenomi-politik analizini yapıyoruz. Eğer bunu yapmazsak mesafe katedemeyiz. Çünkü yeryüzünde İslam ümmeti diye bir şey varoldukça bu isimler de var olacaktır. Bunları silip atamayız, olayları görmemezlikten gelemeyiz. Çünkü istediğiniz kadar ayet hadis okuyun “Bahçe sahibi” dindar zihin hemen “Hz. Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a, Saad bin Ebi Vakkas’a ne diyeceksin?” demekte ve ayeti hadisi tınlamamaktadır.

Dindar zihnin şunu bilmesi gerekiyor: Ebuzer (ve şu an biz) Hz. Osman’ın kişisel hayatını, hayasını, imanını, peygamberimize olan yakınlığını, İslam’a olan hizmetlerini eleştirmedik, eleştirmiyoruz. Böyle bir şey olamaz, olabilemez.

Fakat “kamu icraatı” eleştiriye açıktır.

Çünkü ülke (ümmet) hazinelerinin anahtarı kendisine teslim edilmiş olan, savaşa ve barışa karar verme yetkisi kendisinde olan, halkın mukadderatını etkileyecek kararlar verme makamında oturan yani kamu otoritesi yetkisi kullanan herkes, evet herkes eleştirilebilirdir.

İşte “herkese ait olan” bu alan (kamu) “herkesin” eleştirisine açıktır.

Kamu yetkisini kullandığı sürece hem hesap sorulabilir ve hem de eleştirilebilir olmak durumundadır. Aksi halde hesap sorulamaz ve eleştirilemez olursa diktatör ve hatta giderek tiran olur. Zaten diktatörlük ve tiranlık da bundan başka bir şey değildir.

Bu eleştiriyi yapacak olanlar da o ülkenin (ümmetin) aydınlarıdır. Aydın bu anlamda halkın vicdanıdır. Eleştirilemeyeni eleştirebilendir. Gelecek nesillerin ibret almasını ve bir daha o hataların tekrar edilmesini engelleyecek olan “eleştirel analizi” ortadan kaldıran “kutsallık perdesine bürünme” ve böylece “kamu icraatlarını sorgulamaz kılma” nın büyüsünü bozar. Böylece aydın ülkenin (devletin/ümmetin) donmuş dimağını açarak geleceğe yürümesini sağlar.

İşte Ebuzer bunu yapmıştır. Sahabenin çoğu da bunu yapmıştır. Hz. Osman da hiçbir zaman kamu icraatlarının eleştirilemez olduğunu söylememiştir. Bizzat hilafet makamında çatır çatır tartışmışlardır.

Eğer siz geçmişte hilafet makamında oturmuş birisini, kamu icraatları sebebiyle eleştirilemez görürseniz, bugün de, aynı/benzer makamda oturanları eleştirilemez görürsünüz. İslam toplumlarında eleştirilemez, sorgulanamaz, hesap sorulamaz liderlerin çıkıp durmasının kökleri buralara dayanmaktadır. Çünkü kamu bilinci yeterince gelişmemiştir. “Kamu icraatları sebebiyle eleştiri” ile “kişiliğe hakaret” birbirine karıştırılmaktadır.

Halbuki ilki meşru, ikincisi yasaktır.

Bu söylediğime değil Hz. Osman, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, eğer kamu yetkisi kullanmışsa Ebuzer, hatta Hz. Peygamber’in kendisi bile dahildir. Ona Allah’ın Resulü olarak tabiî ki itaat etmemiz gerekir, amennâ fakat “kamu icraatı” söz konusu olunca, ‘savaşı şöyle yapalım’, ‘barışı imzalamayalım’, ‘hurma ağaçlarını aşılamayalım’ vs. diyebilirsiniz. Eğer bunlardan kaynaklanan bir zarar ortaya çıkarsa ‘bu yanlıştı, yapmamalıydık’ deme hakkınız vardır. Bunların hepsi olmuştur.

Bugün dahi “kamu yetkisini” kim kullanıyorsa “kamudaki tüm icraatları” eleştiriye açık olmak durumundadır. Çünkü kamu “herkese ait olan” demektir ve herkese ait olan hakkında karar verenler eleştiriyi göze almak durumundadırlar. Aksi halde tabiatları kaldırmıyorsa istifa etmeli, yerlerini tahammüllü olanlara bırakmalıdırlar. “Kamu” adı üzerinde kimsenin özel alanı, malı, mülkü ve çiftliği değildir. Nihayetinde ölmek, istifa etmek veya emekli olup gitmek suretiyle kamu görevi bitecek ve fakat milletin/ümmetin örgütlü gücü, ortak hazinesi veya toplumsal tini (ruhu) demek olan “kamu” devam edecektir.

İşte buna kamu bilinci diyoruz. (bkz. “En büyük kamu” başlıklı makale)

Bu nedenle başta Hz. Osman olmak üzere sahabeler “kamu icraatları” sebebiyle eleştirilemez ve sorgulanamaz değildir. “Burada yanıldı” demek sanıldığının aksine gayet ilerletici ve ders çıkarıcıdır. Üstelik günümüze yönelik son derece öğretici tarafları var. Öyle ki “Adalet Devleti” adlı kitabımdaki kimi kamu felsefesi teorileri, Hz. Osman döneminin yanlış icraatlarından çıkardığım sonuçlardan çıkarılmıştır. Yani bana gayet öğretici olmuştur.

***

İkincisi proğramda komunistlik yaptığım iddiasıdır.

“Kur’an’dan kapitalizm hele abdestli kapitalizm hiç çıkmaz. Eğer bir ekonomi-politik çıkarılacaksa, Kur’an kavramlarını kullanmadan, bugünün kavramları ile söyleyecek olursak sosyalizme eğilimlidir…”

“İslam’ın politik duruşu sol bir duruştur.”

Bu sözlerden benim komunistlik yaptığım nasıl çıkıyor?

Şunu da söyleyeyim: Kelime anlamıyla komunist (communist) sözcüğünden rahatsız olmam. Çünkü İslam’daki cum’a, cem, cemaat, cumhur sözcüğü ile aynı köktendir: topluluk, toplu, ortaklaşa olan demektir. Fakat bir ideoloji olarak komunizm ile herhangi bir alakam yoktur. Kendimi solcu, sosyalist veya komunist diye tanımladığım hiç görülmemiştir. Kur’an’dan çıkardığım kimi ekonomi-politik yorumların bunları çağrıştırır olması, bir ideoloji olarak komunizmi savunduğum anlamına gelmez. Nitekim “devlet kapitalizmi” tabirini kullanmıştım.

Daha önce Gerçek Hayat Dergisi’nde “Biz de ikisi de var” başlıklı makalede ve “Mülk Yazıları” kitabıma aldığım “Kur’an’dan kapitalizm mi çıkar sosyalizm mi?” başlıklı makalede bu konuları etraflıca anlatmıştım.

Bu kavramları kullanarak meseleyi anlatmaktan kastım “çağın idraki” içinde konuşabilmektir. Aksi halde “İslam o değildir bu değildir” dediğiniz zaman çağın idraki içine giremiyor ve o dili kullananlarla iletişim kuramıyorsunuz.

Buradan bakılınca asıl söylemek istediğim şu: İslam’ın politik duruşu sol ise metafizik duruşu sağ olur. Çünkü “Evreni yaratan ‘Allah’ var, yerin göğün ‘sahibi’ O’dur, Allah’ın ‘yasa’ları ile oynamamalıyız, yarattığı tabiat ‘düzen’ine uymalıyız, gönderdiği peygamberlere ‘itaat’ etmeliyiz…” dediğinizde bunlar çağın idrakinde gayet ‘sağ’ vurgulardır. Bu açıdan metafizik duruşu sağ olur.

Öte yandan “Zulme karşı direnmeliyiz, kula kulluğa son vermeliyiz, açları, yoksulları doyurmalıyız, malımızı onlarla bölüşmeliyiz, zengin ile yoksul eşit hale gelinceye kadar yardımlaşmalıyız, faize son vermeliyiz, insana emeğinden başkası yoktur, zulmedenler yakında nasıl bir inkılab ile devrileceklerini göreceklerdir, ezilenler yeryüzünün varisi olacaktır..” dediğinizde bunlar da çağın idrakinde gayet ‘sol’ vurgulardır.

Demek ki ‘çağın idraki içinden’ konuşursak, İslam’ın metafizik duruşu tabiattaki ‘yaratıcının koyduğu düzeni koruma’ gibi sağ temalar içerirken, politik duruşu insanlıktaki ‘bozuk düzeni değiştirme’ gibi de sol temalar içeriyor.

Bu nedenle Gerçek Hayat Dergisi’ndeki o yazıda (8 ay önce) anlattığım gibi, 30 yıl önce Mamak Cezaevi’nin kapısında başçavuşun “Sağcı mısınız, Solcu musunuz ulan!” sorusuna Balçiçek Pamir’in proğramındaki gibi “Müslümanım” demiştim. Başçavuş kızıp “Ne demek lan o, biz gavur muyuz? Birileri çıkmış adalet, eşitlik, özgürlük, yoksulluk, açlık, emek, devrim mevrim diyor, birileri de Allah, kitap, vatan, millet, din, iman diyor. Siz hangisini diyorsunuz?” deyince “Biz de ikisi de var” demiştim.

Aynı yaftalar, aynı kalıplar, aynı önyargılar….

Artık bunları kırmanın zamanı geldi de geçmedi mi?

Kasım 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 15 Yorum

DİNLE EBU’L-KASIM’DAN

Malum, peygamberimizin doğuş sırasıyla Kasım, Zeyneb, Rukayye, Ümmü Külsûm, Fâtıma, Abdullah, İbrahim adında üçü erkek dördü kız olmak üzere yedi çocuğu olmuştu. Bu yedi çocuğun altısı Hatice’den, yedincisi Mâriye’den idi. Fatıma hariç hiç birisi yaşamadı. Fatıma da kendisinden 6 ay sonra vefat etti.

Peygamberimizin ilk çocuğu Kasım idi. Bu sebepten künyesi Ebü’l-Kasım (Kasımın babası) oldu. Hz. Peygamber, Ebû’l-Kasım adıyle çağırılmasından hoşlanırdı. Sahabeler de kendisini bu isimle çağırırlardı. Kasım iki sene yaşadı. Mekke’de vefat etti. Peygamberimizin çocukları içinde ilk ölen Kasım oldu.

Hadis kitaplarında özellikle Ebuzer hadisleri “Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki” diye başlar. Ben de onun bu gayet hoş ve içten ifadesini esas alarak bir derleme yaptım. Aşağıda aynı adla yayınlamayı düşündügüm “40 hadis şerhi”nden seçme hadisler okuyacaksınız. Kendi oluşturduğum hadis seçme kriterlerime göre (bkz. “Hadis üzerine” başlıklı makale) ve sadece mülk konusu ile ilgili olanlar seçilmiştir.

Bu yazıda “Dostum Ebu’l-Kasım” konuşsun, ben susuyorum.

***

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Üç şey ortaktır: Su, ateş, mera. Bunlardan alınacak bedel de haramdır.” (İbn Abbas’tan: Kütüb-i Sitte; hadis no: 772).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Kim malının zekâtını sevap umarak verirse, ona sevap verilir. Kim de zekâtını vermezse biz zekâtı ve malın yarısını (cezâlı olarak, zorla) alırız. Bu, Rabbimizin kesin kararlarından biridir. Âl-i Muhammed’e ondan bir hak yoktur.” (Muaz’dan: Ebû Dâvud, Zekât 4, (1575); Nesâî, Zekât 4, (5, 15, 16).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Şu Uhud dağı kadar dinarım (altınım) olsa ey Ebuzer, evimde üç gece bırakmak istemem. Ancak üzerimdeki bir borç sebebiyle tek dinarı koruyabilir, geri kalanını da Allah’ın kullarına şöyle şöyle dağıtılmasını emrederdim.” Ve elleriyle önüne, sağına soluna dağıtma işareti yaptı. (Ebuzer’den; Buhârî, Zekât 4; İstikrâz 3, Bed’u'l-Halk 6; İsti’zân 30, Rikâk 13, 14; Müslim, Zekât 34 (992).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun onlar zararda!” Ey Allah’ın Resûlü, annem babam sana feda olsun, onlar kimlerdir? dedim. Dedi ki: “Onlar mal yığanlardır!” Ancak -eliyle ön, arka, sağ ve sol taraflarını göstererek- şöyle şöyle bol bol verenler müstesna” dedi ve hemen ilâve etti: “Böyleleri ne kadar az! (Ebuzer’den: Müslim, Zekât, 301, (590); Buhârî, Eymân 3, Zekât 43; Tirmizî, Zekât 1, (617); Nesâî, Zekât 2, (5, 10-11).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” (Ka’b İbnu İyâz’dan; Tirmizî, Zühd 26, (2337).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “İnsanoğlu malım malım der. Halbuki âdemoğlunun yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden başka sahibi olduğu neyi var?” (Abdullah İbnu’ş-Şihhîr’den; Müslim, Zühd 3, 4, (2958); Nesâî, Vesâya 1 (6, 238); Tirmizî, Tefsîr, Tekâsür, (3351).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Altına tapanlara lanet olsun! Gümüşe tapanlara lanet olsun!” (Ebu Hureyre’den; Tirmizî, Zühd 42, (2376).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Altın ve gümüş (biriktirenler) kahrolsun!” diye haykırdı ve bunu üç kere tekrar etti. (Abdurrezzak’tan; Kutüb-i Sitte; Zekat, 2011, İbn Kesir; Tövbe 34. ayet tefsirinde).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki “Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal hırsıyla dinine verdiği zarardan daha fazla değildir.” (Ka’b İbn Mâlik’den; Tirmizî, Zühd, 43, (2377)

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Size ümem-i kadime (eski kavimlerin) hastalığı sirayet etti: Bu, (mal) hasedi ve buğzudur. Bu kazıyıcıdır. Bilesiniz; kazıyıcı derken saçı kazır demiyorum. O dini kazıyıcıdır. Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin ederim, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmeye yardımcı olacak şeyi haber vereyim mi: Aranızda selâmı yaygınlaştırın.” (Zübeyr’den; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 57, (2512).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Allah’ın eli (yedullah) doludur. Gece ve gündüz boyu yapılan arkası kesilmez infaklar onu azaltmaz. Arz ve semâvâtın yaratılışından beri Allah’ın infak ettiklerini düşünün! Bunlar, O’nun elindekinden hiçbir şey eksiltmemiştir.” (Ebû Hüreyre’den; Buhârî, Tevhîd 22, 35, Tefsir, Hûd 2, Nafakât 1; Müslim, Zekât 37, (993); Tirmizî, Tefsîr, (3048).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Bir adam, Allah’ın Resulü’ne uğradı. Peygamberimiz yanında bulunan zâta: “Şu gelen kimse hakkında görüşün nedir?” diye sordu. Adam: “O, halkın zengin eşrafındandır, bir kıza tâlib olsa hemen verirler, birisi lehine şefaatte bulunsa, hemen kabul ederler” dedi… Derken az sonra bir adam daha uğradı. Peygamperimiz “Peki bunun hakkında görüşün nedir?” dedi. Adam: “Ey Allah’ın Resûlü! Bu, müslümanların fakir takımındandır. Bir kıza tâlib olsa vermezler, şefaatte bulunsa itibar etmezler, bir şey söylese dinlemezler?” cevabını verdi. Bunun üzerine dedi ki: “Bu, onun gibilerin bir arz dolusundan daha hayırlıdır?” (Sehl ibn Sa’d’dan; Buhârî, Rikâk 16, Nikâh 15, İbn Mâce, Zühd 5, (4120).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “(Ey Âişe! Cennette) benimle olman seni mutlu edecekse dünyada bir yolcunun azığı kadarı ile kifâyet et. Sakın zenginlerle sohbet arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş sayma.” (Aişe’den; Tirmizî, Libâs 38, (1781).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Allah’ım, Muhammed ailesinin rızkını belini doğrultacak kadar ver.” -Bir diğer rivâyette ‘yetecek kadar’- (Ebu Hureyre’den; Buhârî, Rikâk 17; Müslim, Zekât 126, (1055); Tirmizî, Zühd 38, (2362).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Allah’ım, beni yoksul olarak yaşat, yoksul olarak ruhumu kabzet, kıyamet günü de yoksullar zümresiyle birlikte haşret.” Âişe sordu: “Niçin ey Allah’ın Resûlü?” “Çünkü”, dedi, “Onlar cennete, zenginlerden kırk bahar önce girecekler. Ey Âişe! yoksulları sev ve onları meclisine yaklaştır, tâ ki Kıyâmet günü Allah da sana yaklaşsın.” (Aişe’den; Tirmizî, Zühd (2353).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “ (Miraç sırasında) cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenlerin büyük çoğunluğunun yoksullar olduğunu gördüm. Zenginlerin cehennemlikleri ateşe gitmeye emrolunmuşlardı, geri kalanlar da mahpus idiler…” (Üsâme İbn Zeyd’den; Buhârî, Rikâk 51, Müslim, Zühd 93, (2736).

* Dostum Ebu’l-Kasım ‘Ey Allah’ın Resûlü! Ben seni seviyorum’ diyen bir adama “Ne söylediğine dikkat et!” dedi … Adam: ‘Vallâhi ben seni seviyorum!’ deyip, bunu üç kere tekrar etti. Bunun üzerine adama: “Eğer beni seviyorsan, yoksulluk için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene yoksulluk, hedefine koşan selden daha süratli gelir.” (Abdullah İbn Muğaffel’den; Tirmizî, Zühd 36, (2351).

* Dostum Ebu’l-Kasım bir gurupla otururken uzaktan bize doğru gelen Mus’ab İbn Umeyr’i gördü. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Peygamberimiz onu görünce, (Mekke’de iken yaşadığı zenginliği ve bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi: “Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse ve önüne yemek tabakalarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Ka’be gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?” ‘O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de taate daha çok vakit ayıracağız.’ “Hayır!” buyurdu, “Bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir.” (Ali b. Ebi Talib’den; Tirmizî, Kıyamet 36, (2478).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Ey Ensar topluluğu! Siz cahiliye devrinde Allah’a kulluk yapmazken, üzerinize düşeni yapar, malınızı doğru yolda harcar, misafirlere ikramda bulunurdunuz. Fakat Allah size hak dini ve Resulünü gönderdikten sonra, artık mallarınızı biriktirmeye mi başladınız? Mallarınızdan infak ediniz. Zira insanların yırtıcı hayvanların ve kuşların yediği mallarınız sebebiyle size ecir verilecektir.” Bunun üzerini oradakiler dağıldılar ve herkes bahçesini çeviren duvarları yıkarak insanların ve hayvanların geçebileceği geçitler yaptılar. (Et-Terğib; 4/156)

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Gerçekten de bu altın ve gümüş sizden önce gelen ümmeti helak etti. Cimrilik, hırs ve övünmeden kaçınmadığınız takdirde bunlar sizin de helak sebebiniz olur.” (Tırmizi; Zühd 16, Muslim; Zühd 1).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Zenginlik fitnesinin şerrinden ve yoksulluk fitnesinin şerrinden sana sığınırım.” (Buhari; Deavat 38,40,42, Muslim; Zikr 15,50)

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Muhammed ailesinde, dokuz kadın bulunduğu bir zamanda, ne bir sa’ hurma, ne de bir sa’ hububat gecelememiştir.” (Enes’den; Buhârî, Rehn 1, Büyû 14; Tirmizî, Büyû 7, (1215); Nesâî, Büyû 50, (7, 288).

* Dostum Ebu’l-Kasım (öldüğü vakit geride) “Ne dinar, ne dirhem, ne köle, ne cariye ne de başka bir şey bıraktı. Onun bıraktıkları beyaz katırı, silahı ve yakınları için tasadduk ettiğiydi.” (Amr İbnu’l-Haris el-Huzâî’den; Buhârî, Vesaya 1, Cihad 61, 86, Humus 3, Megazî 83; Nisâî, Ahbas 1, (6, 229)

* Dostum Ebu’l-Kasım (öldüğü vakit geride) “Ne dinar, ne dirhem, ne koyun ve ne de deve bıraktı. Hiçbir vasiyette de bulunmadı.” (Aişe’den; Müslim, Vasiyyet 18, (1635); Ebu Davud, Vasaya 1, (2863); Nesâî, Vesaya 2, (6, 240)…

* Dostum Ebu’l-Kasım’ın şöyle dediğini işittim: “Biz peygamberlere varis olunmaz, bıraktığımız sadakadır!” (Ebubekir ve Aişe’den; Buharî, Feraiz 3; Müslim, Cihad 51, (1758); Muvatta, Kelam 27, (2, 993); Ebu Davud, Harac 19, (2976, 2977).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Bir evin gölgesi, katıksız ekmek ve Ademoğlunun avretini örten şeyden ötesi fazladır. Ademoğlunun onda hakkı yoktur” (Tırmızi; Zühd, 9/206)

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Ben yalnız bölüştürücüyüm” (Buhari; Humus, 7).

Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Hiçbir nebinin süslü püslü bir eve girmesi doğru olmaz” (Hanbil; 5/221, Ebu Davud; Atime, 8, İbn Mace; Atime, 56).

Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Yanıbaşında komşusu aç iken tok yatan mümin değildir.”(Kenzu’l-Ummal; Hadis No: 24904).

* Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Kıyamet günü öyle topluluklar gelecek ki, amelleri Tıhame dağı kadar oldukları halde cehennem ateşine girmeleri emredilir.” Dediler ki ey Allah’ın Resülü onlar namaz kılıyorlar mıydı? “Evet” dedi. “Onlar namaz kılıyorlar ve oruç tutuyorlardı, hatta gece namazına kalkıyorlardı. Ancak dünyalık bir şey gördüklerinde hırsla atlıyorlardı.” (İbn Mace; Zuhd, 2/1418).

***

Sadaka Resulullah ev kemâ gal…

Kasım 8, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 8 Yorum

“EBUZERLEŞMEYELİM İNŞALLAH”

“İhtiyaçtan fazla mal haramdır, hırsıklıktır… Açlar, yoksullar dururken villalar alınıyor, ciplere biniliyor… Altın ve gümüş yoksullar üzerinde hegomanya kurmak için kullanılıyor… İnfak edilmiyor… Mülkte şirk koşuluyor… Bahçe sahipleri kıssası ölülerin ardından okunup duruyor… Kırkta bir diye bir şey tutturulmuş gidiyor… Komşusu açken tok yatmamak için zengin mahallelere taşınanlar var… Sokaktaki açtan, yoksuldan haberiniz var mı? Bu din yeryüzünün sokaklarında aç gezen 1 milyar insan için ne diyor hocam? Bu din fekku ragabe (kölelere özgürlük!) diyerek başlamadı mı hocam?…”

Çevresinde tefsir sohbetleri, fıkıh dersleri yapmasıyla ünlü hocaefendi, yanına gelen gencin bu türden heyacanlı konuşmaları karşısında once yutkundu, sonra ensesini kaşıdı, vereceği cevabı düşündükten sonra söyle dedi: “Tamam seni anlıyorum, gençsin heyecanlısın. Şimdi namaz vakti, namaza kalkalım inşallah…”

Namazdan sonra çıkarken kapıda gencin kulağına eğilerek kafa konforu rahat o esaslı nasihatını verdi: “Ebuzerleşmeyelim inşallah!”

***

“Ebuzerleşmeyelim…”

Bu söz uyuşmuş, asude “dindar zihnin” klasik repliğidir.

İslam tarihinin bütün imparatorluk fıkhını özetler.

Bu kafaya gore Ebuzer aşırılığın adıdır.

Bu tür refleksif tepkilerle dindar zihin kendi kendine kafa konforunu iade etmek ister.

***

Buna benzer bir kaç refleks daha var. Bizzat şahit olmuşumdur.

Kur’an’ın ilk 23 suresinden örnekler vererek anlatıyorum mesela.

Yanıma yaklaşıyor ve şöyle diyor: “Bunlar senin şahsi fikirlerin Kur’an öyle demiyor değil mi?

Ben de diyorum ki: “Öyle desem rahatlayacak mısın? İyi o zaman… he bunlar benim şahsi fikirlerim. Kur’an öyle demiyor. Alak suresi zenginlikle tuğyan arasında ilişki kurarak başlamıyor. Kalem suresinde ilk bahçe sahipleri kıssasını anlatmıyor. Mülk sahiplerini ısrarla eleştirmiyor… Bunlar tamamen ındi görüşlerim. Kur’an’ın ilk meselesi mülk değil; havadan sudan bahsediyor. Bahçe sahiplerini ölülerinizin arkasından okuyasınız veya geceleri uykudan önce iyi gelir diye anlatıyor. Bankadaki paracıklarına, yengenin kollarındaki altın ve bileziklere bir şey olmayacak, merak etme…” (!).

Böyle deyince “Oh be!” diyor ve gayet rahatlamış ve kafa konforu iade edilmiş bir halde gidiyor.

Veya aynı tornadan çıkmış gibi başka bir refleks; “Bunlar solculuk, İslam’da böyle şeyler yok. Sen solculardan etkilenmişsin…”

Ona da “Ya evet, 30 yıl önce Mamak’ta solcularla yatmıştım, oradan kalmış, Kurtulamadım gitti yani” diyorum.

Dindar zihin kendi Kitabı ile yüzyüze gelmekten kaçıyor!

Bunun için, zihni, refleksif olarak rahatlayacağı bir bahane arıyor. Kendisini rahatlatacak, gerçekle yüzleşmekten kurtaracak bir argüman buldu mu ona sarılıyor ve kafa konforunu bozacak ‘tehlikeli fikri’ dışına atıyor…

“Ebuzerleşmeyelim inşallah” bunun tipik örneği.

Ebuzerleşince ne olacaksa?

Aç ve açıkta kalacağını, elinde avucunda ne varsa infak edeceğini, Hind fakirleri gibi olacağını, çoluk çoçuğunun sersefil olacağını sanıyor.

Sanki biz bunu söylüyoruz.

Tam tersi Ebuzerleşmeyelim dediği şey bunlar olmasın diyedir. Ama kendi celladına gülümsersen böyle oluyor.

***

1- “ (Ortalamasından) bir ev, bir binek (araba) saliha bir eş, yıllık 4 bin dirhem (aylık 3-5 bin TL) gelir. Ve bunları alabilecek, evirip çevirebilecek bir iş, ticaret, ortaklık vs.” her yetişkine farzdır. (Bunlar sahih rivayetlerden hesaplanarak çıkarılmıştır).

2- “ Bunlar temel ihtiyaçtır, mülkiyet değil. İhtiyaçtan fazlası mülkiyet olup kanımca Müslümana haramdır, hatta hırsızlıktır. Mülk Allah’ındır!”

3- “Bundan fazlasını biriktirmeyecek, infak edecek, paylaşacak, bölüşeceğiz. Bireysel kurtuluş ve köşe dönmeyi değil; toplumsal kurtuluş ve dayanışmayı esas alacağız. Badireleri ancak böyle aşabiliriz. Peygamberimiz böyle yaparak zulüm çemberinini kırmadı mı? ”

3- “Dinimizin atar damarı buradadır. Bunu yapmayan kendini baştan aşağı gözden geçirmelidir…”

İşte bu aktüelleştirerek çağa taşıdığımız söylemlere “Ebuzerleşme” diyorlar.

“Ne sırıtıyorsun, anlattığım senin hikayen” diyen Ebuzer söylemine “Ebuzerleşmeyelim” demek…

‘Hep kahır, hep kahırr…’

***

‘Hep kahır, hep kahırr’ dedirtecek başka bir örnek daha;

Yalova’da konferans vermiş İstanbul’a evine dönüyordu… Oturduğu koltukta cep telefonunu unuttuğunu otobüsten inince anladı. Telefonunu almak için bir hamleyle otobüse doğru koştu. Tam o esnada geriden gelen bir otobüsün çarpmasıyla otagarın yağmurdan ıslak parkeleri üzerine serileverdi…

Üzerine gazete kağıtları örttüler.

“Şurada bir adama otobüs çarptı, ölmüş galiba” sesleri duyuldu. “Profesörmüş, İbrahim Canan yazıyor” dediler…

Gazeteler “Profesör cep telefonu uğruna öldü” diye yazdığında o defnediliyordu.

***

Ah benim güzel hocam!

Böyle yalnız ve gariban ölümlere dayananam.

Nitekim haberi duyduğumda dayanamadım.

Otogarları bilirim, çok gelip giderim öyle.

Yalnız biner, yalnız inerim.

Yalnızlık bana hep ümmetin o görkemli yalnızını hatırlatır.

Issız çölde yalnız yatan Ebuzer…

Bu ismi duyunca elektrikleniyorum. İçimin derinlikleinden bir heyecan dalgası yükseliyor. Titriyorum ve haykırasım geliyor.

Ah benim güzel hocam!

Sen öyle yalnız ve gariban otogar köşelerinde ölmeyesin diye meydanlara atılan, sarayların duvarlarını inleten Ebuzer hakkında aşağıdaki sözleri söyleyen sen mi olmalıydın?

Beni tarifsiz elemlere garkettin. Kahrıma kahır kattın.

Senin ölümüne mi yanayım, İstanbullu Ebuzer’in Ğifarlı Ebuzer’ için söylediklerine mi yanayım, klasik ‘dindar zihnin’ aşağıdaki sözlerinde kendini ele veren hal-i pür melâline mi yanayım, neye yanayım…

Bakın otogar köşelerinde ölüp üzerine gazete kağıtları örtülen İstanbullu Ebuzer Canan hoca, Ğifarlı Ebuzer hakkında neler yazmış;

“Zamanımızda solcu fikirlere bulaşanlar, sermaye düşmanlığına Ebu Zerr’i örnek vererek İslam’ın da zenginlere, ferdi zenginliğe karşı olduğunu söylemektedirler. Burada hataya düşülmektedir. Evet, Ebu Zerr, ashabdandır, hemde büyüklerinden. Ve Rasulullah ashabının hepsinin doğru yolda olduklarını söylemiştir, bu da doğrudur. Ancak gözden kaçan bir husus var. Hz. Muaviye de ashabdan, Hz. Osman da, Ebu Hureyre r. da. Hz. Osman devrinde hayatta olan ve Ebu Zerr’e katılmayan büyük çoğunluk niye görmemezlikten geliniyor. İslam’ın bir başka dusturu da ihtilaflı hususlarda çoğunluğun iltizam edilmesidir. Ümmet-i Muhammed de sıratı mustakim olacak. Geniş cadde “Hz. Osman ve Hizbi”nin yoludur. Ebu Zerr Hazretleri’nin görüşü ferdi kalmaktadır. Cadde-yi Kübra olamamaktadır. Her isteyen o ferdi, o dar yolda gidebilir, kimse İslam adına o yolda gideni itham edemez, mani olamaz. Ama o yolu beğenip tercih edenler de öbür yolu, çoğunluğun yolunu itham edemez, buna hakları yoktur. Ve ümmet ferdi patikalara değil, büyük çoğunluğun cadde-i kübrasına sevkedilir. Dinimiz zekat, sadaka gibi emirler yerine getirildiği taktirde servete karşı değildir…” (Prof. Dr. İbrahim Canan/Kütübü Sitte Muhtasarı c.3 s.540).

“Ashab arasında ihtilaflı meselelerde ümmete rehber olacak esas ekseriyetin görüşüdür. Ferdi anlayışlarda ısrar etmek, İslami espiriye uymaz. Ebu Zerr’in görüşüne saygı duyulur ama İslam budur denemez. Belki “İslam’a aykırı değil, dileyen tatbik edebilir, onu tatbik etmeyen itham edilemez” denebilir. Zira ashab olsun, tabiîn olsun, zekatı vermek kaydıyla para biriktirmenin caiz olduğunda ittifak ederler. Ashabdan büyük zenginler bile çıkmıştır…” (Prof. Dr. İbrahim Canan/Kütübü Sitte Muhtasarı c.7. s.337).

Ah benim güzel hocam, ah!

İşte bizim hâl-i pür melâlimiz bu.

“Aç sabahlayıp da kılıcını çekmeyene şaşarım” diyen Ebuzer, sen böyle olmayasın diye savaşmıştı. Şimdi o çölde yatıyor, bak onun yerine söylüyorum: “Otogar köşelerinde ölen yoksul bir ilahiyat profesörünün, zenginleri savunan birisi olduğuna şaşarım.”

Ne hazin bir durum!

***

İşte bunlar İslam’ın yaman çelişkisidir.

Yoksulların, ezilenlerin, açların, alınıp satılanların, kölelerin tarihteki son dinî çığlığı olarak, “fekku ragabe” (kölelere özgürlük!) diyerek doğmuş, ilk 23 surede mülk sahiplerini bombardımana tutarak başlamış, okurlarına ilk bahçe sahipleri kıssasını anlatarak başlamış, “Lehu’l-mülk” sesleriyle servet kalelerini, “Lailahe illallah’ nidalarıyla imparatorluk duvarlarını yıkmış bir dinin sonraki hocaefendileri, profesörleri, şehyleri, mollaları, tutar o yıkılan kalelerin ve duvarların savunucu ve hatta koruyucusu haline gelirler.

Kendisi de bir Ebuzer’dir ama Ebuzer’i açlıktan öldürenlere övgüler düzer.

‘Kendi celladına gülümser.’

Yaşadığı hayata bakmaz, ilhamını hayatın içinden almaz. ‘700 yıllık eserlerlerle averelik eder’. Sırf “Böyle gördük dedemizden” kör gelenekçiliği yüzünden Seyyid Kutup’un tabiri ile “haraketu’l-fıkıh” üretmez; “varakatu’l-fıkıh”ı tekrar eder durur.

Oysa o varakatu’l-fıkıh (eski kitaplarda/sahifelerde yazılı fıkıh) Ömer’i vuranların, Ebuzer’i çöle gömenlerin, Ali’yi hançerleyenlerin, Hüseyin’i susuz bırakanların, Harre’de Medine’yi yağmalayarak 900 sahabe kadınına tecavüz edenlerin ve Kabe’yi mancınıkla ateşe verenlerin fıkhıdır.

O fıkıhtan bir şey çıkmaz. Zenginlerin, kodamanların, cariye ve köle sahibi olma peşine düşmüşlerin, “fekku ragabe”yi tersine çevirenlerin fıkhıdır.

O fıkıhtan bir şey çıkmaz. Sultanların, saray ahundlarının, harem ağalarının, zindandan İmam-ı Azam’ın kırbaçtan morarmış cesedini çıkaranların, hile-i şer’iyecilerin, kırkta bircilerin fıkhıdır.

O fıkıhtan bir şey çıkmaz. Çünkü maharref bir Ehl-i Kitap fıkhı haline gelmiş durumda. Defteri dürülmeli, tarihe intikal etmeli ve ‘Müslüman Ehl-i Kitap fıkhı’ muamelesine tabi tutulmalıdır.

Çağa “hareketu’l-fıkıh” lazımdır. Yani ilhamını doğrudan doğuya Kur’an’dan alan, sokağın tozuna toprağına bulanmış, hayatın atardamarlarından fışkırıp gelen, suyu ilk kaynağından içen; Peygamberin, Ömer’in, Ali’nin, Ebuzer’in düştüğü yerden kalkan, daima yoksulu, ezileni, mazlumu, dışlanmışı, yalnızı, garibi, azınlıkta kalanı koruyan ve kollayan yaşayan fıkıh…

Yaşayan Kur’an fıkhı bu olmak icap eder.

***

Yazılarındaki bu zenginlik antipatisi nedir böyle diyeceksiniz…

Okuduğum Kur’an’da zengini öven ve zenginliği teşvik eden bir tek ayet görmedim. Varsa bilen meydan okuyorum, göstersin. Övülen ve teşvik edilen sürekli olarak paylaşma, verme ve bölüşmedir.

İslam’ı yıkan üç şeyden (3m) ilki kesinlikle mülk meselesidir.

Hz. Peygamber ümmetin şirke düşeceğinden korkmamış ama mal mülk sevgisinden korkmuştur. Hasan-ı Basri bu ümetin putunun mal tutkusu olduğunu söylemiştir.

“Vermek için zengin olmalıyım” lafı içi boş bir avuntudur. Böyle olanlar nedense sonra hep “Ebuzerleşmeyelim” demeye başlıyorlar.

Kanımca kişinin kendisine “Ben zenginim” demesi bile Kur’an’ın hem lafzına hem ruhuna aykırıdır: “Siz yoksulsunuz, Allah’tır zengin olan.” (Muhammed; 47/38).

Allah’ın sürekli olarak ‘mülk O’nundur, zengin O’dur, aziz O’dur, büyük O’dur, kibriya O’dur’ vb. şekilde kendini yüceltmesi, tabiri caizse ‘kibirli’ konuşması, aslında, bizdeki kibri kırmak içindir. “Birbirinize tanrılar gibi davranmayın, oturun oturduğunuz yerde, ne olduğunuzu sanıyorsunuz siz? Sonunda ölünce üç gün sonra leşiniz kokacak, dâhi sandığınız o beyninizi mezarda kurtlar böcekler yiyecek…” dedirtmek içindir…

Bu halk bunları öğrenmeli. Hocalar, şeyhler, mollalar uyanmalı. Otogarlarda ölüp giden yoksul profösörler, ölmeden önce geçmişe eleştirel bakmalı, yaşayan fıkıh üretmeli. İslam kalkarsa buradan ayaga kalkacak…

Aksi halde ‘Ebuzerleşmeleyim inşallah’ sözü ile daha çok uyutulacağız…

Not: Aşağıdaki linkte Kayseri’den kadim dostum Kemal Ersözlü tarafından kaleme alınan “Bir adalet savaşcısı Ğıfarlı Ebuzer” başlıklı kitapçık çapında enfes bir makale var. Lütfen okuyunuz, okutunuz, dağıtınız…

http://www.ulumulhikmekoeln.de/seminerlerdizisi/ebuzer.htm#_ftn50

Ekim 29, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 18 Yorum

“BİR MİLYAR İNSAN HANGİ SUÇUNDAN DOLAYI AÇ?”

16 Ekim Dünya Gıda Günü nedeniyle BM haberi:

“Birleşmiş Milletler (BM) dünyada açlık sorunu yaşayan insan sayısının 1 milyarı geçtiğini açıkladı. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Dünya Gıda Programı’na (WFP) yayınladıkları ortak raporda, dünyada açlıkla mücadele eden insan sayısının, 2009 yılında 100 milyon artarak, 1 milyar 20 milyona ulaştığını bildirdi. Raporda, bu sayının son 40 yıldaki en yüksek aç sayısı olduğu ifade edildi. FAO Genel Sekreteri Jacques Diouf rapor açıklanırken, ‘Aç insanların sayısındaki artış tahammül edilemez noktada’ dedi. Diouf, ‘Açlık sorunun yok edilmesi için ekonomik ve teknik olanaklarımız var, ancak açlığı sonsuza kadar yok etmek için eksik olan siyasi iradedir’ diye konuştu…” Devamı »

Ekim 20, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 12 Yorum

“EY ALLAH’IN KULLARI! KARDEŞ OLUNUZ!”

Şehirde “Muhammed geliyor” diye sesler duyuldu…

Evsliler, Hazreçliler… Medine’de daha önce yıllarca birbiriyle savaşmış, aralarında kan davası olan onlarca kabile; kadın erkek, çoluk çocuk Medine’nin girişine doğru yürüdü…. Nihayet çölün kızgın güneşi şehri kavururken ufukta göründüler.

Hep bir ağızdan şarkılar başladı. Erkekler ellerini açmış yakarıyor, kadınlar zılgıt çekiyor, çocuklar bağrışıyordu. Şehrin girişinde büyük bir kalabalık çoşkuyla Mekke’den Medine’ye hicret eden Hz. Peygamber’i karşılıyordu. Devamı »

Ekim 18, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 2 Yorum

KÜRT SORUNU:GURUR VE ONUR

Önce yazının temel öncülü mahiyetinde iki soru;

1- 1921 anayasasında “Türk” kelimesi geçmiyor. Meclise bile “Büyük Millet Meclisi” deniyor, devletin ismi olarak da “Türkiye Devleti” tabiri kullanılıyor, neden?

2- On kıtalık İstiklal Marşı’nın hiçbir yerinde “Türk” kelimesi yok, niçin?

Bu soruların cevabı önemlidir. Devamı »

Ekim 5, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 9 Yorum

EY HALKIM SÖYLE

Tevrat’ın son bölümü olan Malaki şöyle bitiyor: “Rabb’in büyük ve korkunç günü gelmeden önce size peygamber İlyas’ı göndereceğim. O, babaların yüreklerini çocuklarına, çocukların yüreklerini babalarına döndürecek. Öyle ki gelip ülkeyi lanetleyerek yok etmeyeyim.” (Malaki; 4/5).

İncil’in son bölümü olan Vahiy kitabı da şöyle bitiyor: “Bunlara tanıklık eden “Evet, tez geliyorum!” diyor. Amin! Gel, ya Rab İsa! Rab İsa’nın lütfu kutsallarla birlikte olsun! Amin.” (Vahiy; 22/20-21).

Kur’an’ın son suresi olan Nâs da şöyle biter: “De ki: İnsanları şüphelere düşüren sinsi fısıldayıcıların şerrinden, görünür görünmez tüm belaların şerrinden insanların Rabbine, Melikine, İlâhına sığınırım.” (Nâs; 1-6) Devamı »

Eylül 28, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 9 Yorum

RAMAZAN KELİMELERİNİN DÜNYASI

Ramazan ayında çokça duyduğumuz kelimelerin ne anlama geldiğini sanırım merak ediyorsunuzdur. İçimdeki dizginlenemez “etimoloji” merakına yenik düştüm ve sizler için bir “Ramazan kelimelerinin dünyası” derlemesi yaptım. Oruç oruç sanırım iyi gelecektir.

Bakın Ramazan kelimelerinde ne manalar var. Devamı »

Eylül 11, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 2 Yorum

KISSALARIN ANASI-2

(ikinci sahne)

ALLAH: “Ey Adem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada ne acıkırsın, ne çıplak kalırsın, ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın. Dilediğiniz yerden yiyin; ancak şu ağaca sakın yaklaşmayın. Aksi halde zalimlik etmiş olursunuz. Şeytan senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun.

ŞEYTAN: (Ayıplarını kendilerine göstermek için fısıldayarak) “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması melek/melik olmanızı ve burada temelli kalmanızı önlemek içindir. Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve yıkılmayacak bir mülke sahip olmanın yolunu göstereyim mi? Yemin ederim, sizin iyiliğiniz için söylüyorum.” (Şeytan ikisini de boş sözlerle aldattı. Adem Rabbine asi oldu, yolunu şaşırdı. Böylece ayıp yerleri göründü de cennet yapraklarıyla örtmeye çalıştılar.) Devamı »

Ağustos 26, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 5 Yorum

KISSALARIN ANASI-1

Şairin “Zifiri karanlıkta gelse şiirin hassı ayak sesinden tanırım/Ne zaman bir köy türküsünü dinlesem şairliğimden utanırım.” (B. Rahmi Eyüboğlu) demesi gibi, ben de ne zaman kıssaların anasını okusam B. Rahmi gibi utanırım. Doğrusu bu ya nedenini de bilmiyorum.

Dünya tarihinde insanlığa mal olmuş böyle bir kıssa var mıdır?

Sümer tabletlerinden Babil teolojisine, Yunan mitolojisinden Kızılderili efsanelerine kadar bu denli evrensel, kalıcı ve doğrudan insanlık macerasını özetleyen bir kıssa sanırım anlatılmamıştır. Devamı »

Ağustos 20, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum

HANGİNİZ MUHAMMED?

Önce üç rivayet:

1- “Peygamberimiz ile birlikte oturduğumuz sırada biri gelip ‘Hanginiz Muhammed`dir?’ diye sordu. Allah’ın Resulü ashabı arasında dayanmış oturuyordu. ‘İşte dayanmış olan şu beyaz kimsedir.’ dedik. Adam ‘Ey Abdü`l-Muttalib`in oğlu!’ diye hitâb etti. Peygamberimiz ‘Seni dinliyorum.’ buyurdu. ‘Ben sana bazı şeyler soracağım. Amma soracaklarım (pek) ağırdır. Gönlün benden incinmesin.’ dedi. Peygamberimiz ‘Aklına geleni sor.’ buyurdu. ‘Senin ve senden evvelkilerin Rabbi aşkına (söyle) bütün halka seni Allâh mı gönderdi?’ dedi. ‘Evet.’ buyurdu. ‘Allâh aşkına (söyle) namaz kılmayı sana Allâh mı emretti?’ dedi. ‘Evet.’ buyurdu. ‘Allâh aşkına (söyle) oruç tutmayı sana Allâh mı emretti?’ dedi, ‘Evet.’ buyurdu. (yine): ‘Allâh aşkına (söyle) zenginlerimizden alıp yoksullarımıza dağıtmayı sana Allâh mı emretti?’ dedi. Peygamberimiz (buna da) ‘Evet.’ buyurunca adamcağız: ‘Sen ne getirdin ise ben ona îmân ettim. Kavmimin geride kalanlarına da elçi benim. Ben, Bekr kabîlesinden Dımâm b. Sa`lebe`yim.’ dedi.” (Buhari; Kitabu’l-ilm, 57). Devamı »

Ağustos 12, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 8 Yorum

PARA TANRISI MAMON

Aramice’de zenginlik anlamına gelen “mamon” sözcüğü, “para” ya da “para kazanma hırsı” demektir. Oradan Grekçe’ye telaffuzu değişmeden aynı anlamda geçmiş. Oradan da batı dillerine küçük değişiklerle yayılmış: İngilizce (money), Almanca (mammon), Fransızca (monnaie), İspanyolca (moneta) hep aynı kökten.

Aramice konuşan Hz. İsa’nın dilinde orijinal haliyle (mamon) kullanılmış: “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı’ya hem de paraya (mamon) kulluk edemezsiniz!” (Matta: 6/24, Luka: 12/33-36, 16/13). Devamı »

Ağustos 3, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 5 Yorum

ZAMANIN RUHU DEĞİŞTİ

1988’de İran’da Ayetullah Munteziri Evin hapishanesinde olup bitenler için Ayetullah Humeyni’ye “Senin adamlarının zulmü Şah’ın zulmünü geçti, hani Ali’nin adalet devletini kuracaktık” dediğinden bu yana…

1987’de Tahran Üniversitesi önünde 7 kişinin öldüğü öğrenci gösterisinde “Ya adalet devleti ya yeniden devrim” sloganları atıldığından beri…

1994’den bu yana Türkiye’yi önce yerel sonra merkezi iktidarda olmak üzere 15 yıldır bir zamanlar “İslam gelecek vahşet bitecek” sloganları atanların yönetiyor olmasından beri… Devamı »

Temmuz 22, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 20 Yorum

TÜRKİYE’DE DERİN DİN-2

4- KURBAN: Türkiye’de “halkın en yüksek dini davranış ve görünümleri” üzerine yapılan araştırmalarda birinci sırada “domuz eti yememek” (% 98), ikinci sırada da ise “kurban kesmek” (% 95) geliyormuş…

Namaz, oruç, hac, son sıralarda…

İçki önemli değil, zekatın adı, faizin (yasağının) esamesi yok.

Hak, hukuk, adalet, dürüstlük, emek, işçinin hakkını vermek, aldatmamak, yalan (söylememek) vb. ise “dini davranış ve görünüm” olarak görülmediğinden tümden liste dışı…

Acaba neden? Devamı »

Temmuz 17, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 3 Yorum

TÜRKİYE’DE DERİN DİN-1

Devletin derini oluyor da dinin derini neden olmasın?

Madem derin devlet var, bir de “derin din” var.

Önce iki anekdot:

1- Havuzlu bir cami… Ramazan ayının ilk haftasında mahalleli yurdum insanı havuza hücum ediyor. … Eşarbını, saçından bir tutam kakülü görünecek şekilde ve “çene altından” düğmeleyerek bağlayan ilkokul mezunu veya terk yüzlerce kadın… Telaşla havuzdan kaplarına su dolduruyorlar. Çocuğu olmayanlar, hamileler veya yeni doğmuş çocuklar bu “zemzem” suyundan içerlerse hasta olmazlarmış… “Hz. Hızır” zemzemi Kabe’den caminin içine getirmiş… Spiker caminin hocasıyla söyleşi yapıyor havuzun başında. Geride kadınlar ne spikere, ne kameraya, ne de hocanın dediklerine dönüp bakmıyorlar bile. Caminin hocası bu havuzun “şebekeden” gelen suyla yapıldığını; dertlere deva, hastalıklara şifa, kısırlığa veda durumlarının olmadığını anlatıyor ha anlatıyor… Spiker “Bunları vatandaşlara söylemiyor musunuz?” diye soruyor. “Bakın dinleyin anlatılanları” diyor kadınlara bir yandan da ama nafile; hiçbiri dönüp bakmıyor! Hoca gayet dertli: “Kızım dinlemezler boşuna uğraşma. Ben neler yapım neler. Yazılar yazdım bak (Duvarda ‘Dikkat! Şebeke suyudur’ yazıyor), topladım konuşmalar yaptım, ayet okudum, hadis okudum, ı ıhh fayda etmiyor. Bak görüyorsun doldurup doldurup gidiyorlar, başka bir dünyada onlar…” Devamı »

Temmuz 11, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 3 Yorum

İSLAM’I YIKAN ÜÇ ŞEY (3M)

Yeryüzünde 1 milyar Müslüman…

Mağripten maşrika saraylar, hanlar, hamamlar…

Mavi göğe yükselen minareler…

Susmayan ezanlar, inmeyen bayraklar…

Namazlar, cumalar, bayramlar, kurbanlar…

Kabirler, türbeler, fatihalar, yasinler…
Devamı »

Haziran 22, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 11 Yorum

“EHL-İ KİTAP” KİMDİR?

Kur’an hitaplarını “üzerimize almama” alışkanlığımızın en çok geçerli olduğu yerlerden birisi de “Ehl-i kitâp” ayetlerinin geçtiği yerlerdir.

Çoğumuz “Ey kitâp ehli!” denilen yerleri hızla geçeriz. “Bizden bahsetmiyor” diyerek aldırış etmeyiz. Öyle ya Ehl-i kitâp Yahudiler ve Hristıyanlardır, bize ne ki? Delalete düşenler ve gazaba uğrayanlar da onlardır. Bizim delalete düşmemiz (bozulmamız/sapmamız) ve gazaba uğramamız (Allah’ın öfkesini çekecek işler yapmamız) nasıl mümkün olabilir? (!). Devamı »

Haziran 9, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 8 Yorum

DİN SÖYLEMİNDEN ZENGİN OLUNUR MU?

Bu yazı “En büyük kamu” veya “Peygamberimiz neden zengin değildi?” başlıklı makalelerimizin devamı olarak okunmalıdır.

Söz konusu iki yazıda en başta peygamberlik olmak üzere Allah, Kitap, Peygamber söylemlerinde bulunmanın “en büyük kamu” faaliyeti demek olduğunu, “kamu” kelimesinin sadece devlet değil; “herkes” demek olduğunu, herkese ait bir iş ile iştigal etmenin de maddi olarak “devlet” de, manevi olarak da “din” de tezahür ettiğini, dolayısıyla “din-u devlet” işlerinin zenginlik ve servet yığma (tekasür) aracı olamayacağını, bunun kesinlikle “haram” kılındığını ve bu konuda en güzel örnekliğin (usve-i hasene) Peygamberimizin din-u devlet faaliyeti olduğunu gerekçeleriyle göstermeye çalışmıştık… Devamı »

Mayıs 26, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 5 Yorum

FİRAVUN’UN CESEDİ

“Firavun’un müzedeki cesedi”, “Tatlı su ile tuzlu su”, “Petekteki Lafza-i Celal”, “Erciyes’in tepesinde Allah yazısı” türünden anlatıları oldum olası garipsemişimdir.

Neden derseniz, “olmakta olana/oluş halinde” olana sağır, kör ve kalpsiz kesilip, “olağandışılık” beklentisinin Kur’an mu’minliği değil; Tevrat ve İncil inanlılarından olmak olduğu kanaatindeyim.

Malum eldeki Tevrat mucize, İncil de kehanet anlatılarıyla doludur.
Devamı »

Mayıs 13, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 8 Yorum

PEYGAMBER HARİKALAR DİYARINDA

“Alis Harikalar Diyarında” (Alice’s Adventures in Wonderland), Lewis Carroll mahlasını kullanan Charles Lutwitge Dodgson tarafından 1865 yalında yazılan bir çocuk romanı… Roman, Alis adında bir kız çocuğunun, bir tavşan deliğinden geçerek girdiği fantastik bir dünyada başından geçen hikayeleri anlatır…

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Türkiye’nin en büyük kentsel parkı olma özelliğini taşıyan çocuk parkının ismi de buradan mülhem ‘Harikalar Diyarı’…
Devamı »

Nisan 28, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 11 Yorum

İNTİZAR(BEKLEYİŞ) VE İNZAR(UYANIŞ)

“Beklemek” ve “uyanmak” ile ilgili Türkçe’de o kadar çok türkü, deyim, deyiş var ki;

1- “Üç gün dedin, beş gün dedin aylar oldu gelmedin/Geçen cuma gelecektin haftalardır gelmedin”… “Her seher vaktinde doğanlar gibi/Sabah güneşimi bekledim durdum”…

2- “Uyan uyan Üsküdar’da sabah oldu”… “Uyan uyan sabah oldu/Namazını kıl”… “Uyan çoban uyan sürüde kurt var/Mor koyun yaralı kuzu perişan…”

Birinci guruptakiler “ebedi bekleyişi” (intizâr), ikinci gruptakiler “dinamik uyan(dır)ışı” (inzâr) anlatırlar.
Devamı »

Nisan 20, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 2 Yorum

CAHİLİYE DÖNEMİNDE VAHŞİ KAPİTALİZM

Londra’daki G-20 zirvesinden “müdahale” kararı çıktı.

Bir çok iktisat yorumcusu ve gazeteler bunu “serbest piyasanın sonu”, “Kapitalizmin 233 yıllık temelinin çöküşü” olarak verdi.

Kapitalist teorinin kurucu babası sayılan Adam Smith’in 1775’te söylediği ve serbest piyasa ekonomisinin temel direği olan “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganının tarihe karıştığı ifade edildi. Küresel krize çözüm arayışlarını tartışmak için G-20 zirvesinden “krizin tekrarlarını yaşamamak için kapitalizmin üzerindeki denetimlerin artırılması” çağrıları yapıldı. Devamı »

Nisan 7, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 8 Yorum

SADAKATSİZ SEÇMEN

Yapılan araştırmalara göre Türkiye’de seçmenlerin % 60’ı sadakatsizmiş…

Geriye kalan % 40 da bir partiye sadakatle “bağlı”, “biatlı”, “ideolojik” seçmenmiş…

Bunların da yaklaşık % 7-10’unu “etnik”, % 15’ini “dini”, % 15’ini de “laik” biatlılar oluşturuyormuş…

“Sadakatsiz seçmen” tabirini tuttum.

Çünkü ben de bu gruba dahil oluyorum!

Bu tutumun “doğru” bir tutum olduğunu düşünmekteyim. Devamı »

Nisan 2, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum

HADİS ÜZERİNE

Bu yazıyı Diyanet’ten gelen “Uydurma hadisler temizlenecek” başlıklı haber nedeniyle yazıyor değilim.

İkbal’in tabiriyle “İslam’da dini düşüncenin yeniden inşası” işine kendini vakfetmiş birisi olarak, yazdığım yazılara mızraklarının ucuna bir takım uydurma hadisleri takarak saldıranlar oluyor. Kimi hadisleri saldırı aracı olarak kullanıyorlar ve tam bir uydurma hadis terörü estiriyorlar. Bunun için de özellikle üç kitabı bahane edip kalkan olarak kullanıyorlar; Gazzali’nin İhya-u Ulumiddin’i, Said-i Nursi’nin Risale-i Nur’u ve Sahih-i Buhari adlı kitaplar…

Güya ben buralarda geçen hadisleri inkar ediyormuşum veya kale almıyormuşum. Bunlara karşı geliyormuşum. Bu kitaplarda geçen hadislere ve görüşlere aykırı fikirler ileri sürüyormuşum ve hatta bu nedenle dinden bile çıkmışım, kafir ve mürted olmuşum.

Önemine binaen müsaadenizle bu yazıyı bu konuya ayıracağım. Devamı »

Mart 18, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum

PEYGAMBER’İN RÜYASI

Acaba bir peygamberin gördüğü rüya, gelecekten (ğayb) haber verme midir?

Örneğin Peygamberimizin gelecekten bahsettiği doğru, ama bunlar ğaybtan haber vermek olarak mı anlaşılmalı?

Malum, böyle şeylere kehanet deniyor.

Oysa peygamberimiz “kahin” değil, söyledikleri de “kehanet” değil.

Peki, ne o zaman? Devamı »

Mart 17, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 2 Yorum

YENİ SINIFIN İDEOLOJİSİ;KARİYERİZM VE KONFORMİZM

Eskiden emperyalizm, komünizm, siyonizm, faşizm vs. vardı.

Artık bunlardan bahsetmek “ideolojik takılmak” oluyor.

Şimdi yükselen trend veya yeni sınıfın ideolojisi: Kariyerizm ve Konformizm!

Sağcı, solcu, İslamcı, liberal, Kürtçü, Türkçü, Atatürkçü fark etmiyor. Bu yeni “izm” değil dört eğilimi; bütün eğilimleri, grupları, fraksiyonları tek bir bayrak altında birleştiriyor. Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 3 Yorum

“YOLSUZLUK YAPAN SAHABE”İÇİN İNEN AYET

‘Yolsuzluk yapan sahabe’ için inen ayet
Bir memlekette “yolsuzluğa” karşı en ciddi itirazlar dindarlardan gelmeli…
Dindarlar yani Allah’a ve ahiret gününe inandıklarını, Kur’an okuduklarını, Peygamberin yolundan gittiklerini söyleyenler ülkelerinin “derin vicdanı” olmak durumundadırlar…
Çünkü Kur’an içinde yoksulun ve açın davası yoksa, böylesi dindarlık iddialarının gösteriş ve sahtekarlık olduğunu söyler (Maun suresi). Yolsuzluk yapan “sahabe” bile olsa deşifre eder. “Cemaat” duygusunun “adalet” duygusunun önüne geçmesine asla izin vermez.
İşte size bunun en çarpıcı örneklerinden birisi… Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum

KUR’AN “KUTSAL KİTAP” MIDIR?

En son söyleyeceğimi ilk başta söyleyerek başlayayım, sonra gerekçelerini sıralayacağım:
İslam ‘dinlerden bir din’ olmadığı gibi…
Hz. Peygamber ‘din adamı’ olmadığı gibi…
Kur’an da bir ‘kutsal kitap’ değildir!
(“İslam dinlerden bir din midir?”, “Bir din hayattan nasıl çekilir?” ve “Hz. Peygamber din adamı mıydı?” başlıklı makalelerde ilk ikisine dair yazmıştım.) Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 2 Yorum

MEKKE VE MEDİNE’NİN İLKLERİ

12 Eylül 1980 darbe yılları bizim fırtınalı gençlik yıllarımızdı.
O dönemde “kurtarılmış bölgeler” vardı. Her gurup “kurtardığı” bölgede “ilklerini” uygulardı. Bölgeye giriş çıkışta bir “militan” kimlik kontrölü yapardı.
Örneğin bizim bölgede oruç yemek yasaklanır, başını açanlar uyarılır, ezan okununca esnafa “Camiye…” denirdi. Duvarlarda “Tek yol İslam”, “İslam gelecek vahşet bitecek”, “Akıncılar” vs. yazardı…
Yine, bu daha sonları ama manzara aynı, örneğin: Çeçenistan’da mücahitler bir bölgeyi ele geçirince “ilk” olarak “Şeriat mahkemesi” kurarlar, yargıladıkları garibana 100 kırbaç vururlar, bunu da fotoğraflayıp dünya ajanslarına gönderirler ve böylece Çeçenistan’a şeriatın geldiğini dünyaya duyururlar. Demek böyle oluyor bir beldeye şeriatın gelişi (!). Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum

TALUT VE CALUT NE ANLATIYOR?

Malum, Kur’an’da Tâlût ve Câlût kıssası var.
Bakara suresi 243-251 arasındaki bölüme yerleştirilen bu kıssanın diğer bir çoğu gibi tanınmaz hale getirildiğini görüyoruz.
“Ölü Kur’an” anlatıcıları diğer kıssalarda olduğu gibi burada da neler anlatıyorlar neler.
Kıssada geçen Tâlût, Câlût, Tâbût, Dâvût kelimelerine sırlı ve gizemli manalar yükleyerek “Alaaddin’in sihirli lambası” veya “Uçan halı” tadında, Türklerdeki “Deli dumrul”, “Kesik baş”, “Alper Tunga”, Farslardaki “Zalaoğlu Rustem” veya “Yedi başlı ejderha” hikayeleri gibi bir tür Arap ve İbrani halk hikayesi… Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

BOP DEĞİL DARUSSELAM

Evrensel Adalet ve Barış yurdu (Dâr’us-Selâm) her şeyden önce bir görevdir.
Kur’an “Allah dâru’s-selâm’a çağırıyor. Allah kimi layık görürse onu doğruluk ve dürüstlük yolunda yürütür.” (Yunus; 10/25) derken bu hedefi göstermiyor mu?
Ayette geçen Dâru’s-Selam tabiri “Barış, esenlik, huzur, adalet, güvenlik yurdu” anlamına gelmektedir. “Allah ‘daru’s-selâm’a çağırıyor” ifadesi bu bağlamda henüz dünyadayken kurulacak “evrensel adalet ve barış yurdu” olarak okunmalıdır. Klasik tefsirlerde bundan maksadın cennet olduğu görüşü varsa da bu görüş bağlama uygun düşmemektedir. Çünkü cennet ve cehennemden sonraki iki ayette zaten bahsediliyor. Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 3 Yorum

TEVHİD VE ŞİRK ÇAĞA NE DİYOR?

Çağımız insanı “Tevhid ve şirk mücadelesi” deyince sizce bir şey anlıyor mu?
Veya “Hak ile batılın ezeli ve ebedi kavgası.” deyince…
Bu argümanlar sanki sıradan bir laf gibi söylenip geçiliyor; idraklere dokunmuyor, zihinleri yırtmıyor, yürekleri sarmıyor.
Halbuki bunlar dünyanın gelmiş geçmiş en muhteşem sözleridir.
Ne var ki 1400 sene önce söylenmiş… Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 3 Yorum

KESER DÖNER SAP DÖNER

Bir Kayseri sözü “Keser döner sap döner bir gün olur hesap döner” der.
Çok değil, on yıl önce bu sözü çok mırıldanmışımdır Kayseri sokaklarında…
Haftanın en az üç dört gününü mahkeme koridorlarında geçirirken…
Gece baskınlarından sonra polis otosuna itilerek sokulurken…
Sıraya dizilip ekranlardan boy boy gösterilirken…
“Örgüt kurmuşlar, şeriat getireceklermiş” vurdumduymaz zappinglerinin nesnesi olurken…
Hep bu sözü mırıldanmışımdır: “Keser döner sap döner bir gün olur hesap döner…” Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

HAMAS İSTANBUL’U SAVUNUYOR

Gecen cuma Beyazıt Meydanı’nda gözüme ilişen en anlamlı pankart sanırım şuydu: “Hamas İstanbul’u savunuyor, farkında mısınız?”
Bu pankart insana neler düşündürmez ki…
Bir an filmlerdeki patlama efekti ile başlayan geri dönüşler gibi 90 yıl öncesine gittim.
Hani o 1 milyon 600 bin kayıpla çıktığımız 1914-1918 yılları arasındaki Birinci Dünya Savaşı yıllarına… Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

DİNLE EY İSRAİL!

“Dağlar titriyor. Cesetler çöp gibi sokaklara serildi.
Bütün bunlara rağmen RAB’in öfkesi dinmedi, eli kalkmış durumda.
RAB uzaktaki ulusları bir sancak işaretiyle, dünyanın en uzağındakileri bir ıslık sesiyle çağıracak; hızla hemen gelecekler.
Aralarında yorulan, sendeleyen olmayacak; uyuklamayacak, uyumayacaklar.
Gevşek kemer, kopuk çarık bağı olmayacak.
Okları sivri, yayları kuruludur. Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

ALLAH BEŞERLE NASIL KONUŞUR?

Dikkat ederseniz, “insanın Allah ile konuşması” pek garipsenmez de, “Allah’ın insan ile konuşması” garipsenir hatta infialle karşılanır.
Acaba neden?
Çünkü sütten ağzımızın yandığı için artık yoğurdu üfleyerek yemekteyiz…
Yani “İstismar edilir, önüne gelen peygamberlik iddia eder” gerekçesiyle Allah’ı dilsiz bir Tanrı haline getirmek pahasına “Allah kimseyle konuşmaz” demekteyiz.
Oysa Kur’an “Allah beşerle konuşur…” diyor. (Şura; 42/51-52). Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 4 Yorum

ĞAYB NEDİR, NE DEĞİLDİR?-2

(Melek, Şeytan, Cin, Ruh)
Demek ki “Allah ve ahiret günü” mutlak ğayb olurken ve bunlara sanki görmüşcesine (ihsan) ve sanki gidip de gelmişcesine (yakîn) iman etmemiz istenirken melek, şeytan, iblis, cin ve ruh kavramları ve kıssalar bunlara nazaran mukayyet ğayb olmaktadır.
Çünkü Allah ve ahiret günü, mahiyetleri itibariyle aşkındırlar (müteal). Bunun için Allah dış dünyada bir nesne olmadığı ve de kuşatılamayacağı için, kıyamet de henüz daha gerçekleşmediği için ilmin (bilginin) konusu olamazlar, bilakis imanın konusu olurlar. Zira Allah ve ahiret “alemi” aşmaktadır. Bunun için de “ilmin” nesnesi değildirler. Yani bir şeyin “ilmin” nesnesi olması için (aynı kökten gelen) “alemin” içinde olması gerekir. Çünkü alem, ilme (bilgiye, bilime) konu olanlar alanı demektir. Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 3 Yorum

ĞAYB NEDİR, NE DEĞİLDİR?-1

“Nüfus cüzdanımı kaybettim hükümsüzdür” diye gazetede bir ilan gördüğünüzde…
“Olaydan sonra kayıplara karıştı” diye bir haber duyduğunuzda…
Ya da “Gesi bağlarında dolanıyorum/yitirdim yarimi aranıyorum” Kayseri türküsünü dinlediğinizde, bilin ki, ortada “ğayb” ile ilgili bir durum var demektir…
Çünkü “kayıp” sözcüğü, Türkçe’ye Arapça’dan geçmiş. Aslı: “ğayb”… Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum

MÜNAFIK KİMDİR?

Kur’an’da “mü’minler, müslümanlar, mücâhidler, sâdıklar, sâlihler…” vb. tabiri caizse “yağlı ballı” nitelemeleri üzerimizi almaya pek bayılırız da…
“Yahudiler, Hristıyanlar, münâfıklar, akılsızlar, fikirsizler, kafasızlar, sefihler (beyinsizler), sağırlar, körler, dilsizler, kitap yüklü eşekler, dilini sarkıtan köpekler, Hamanlar, Karunlar, Hahamlar, Ruhbanlar” vb. sıfat ve nitelemeleri duyunca arkamıza bakınırız…
Kesin bizden bahsetmiyordur! Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum

DİNİN AFYON YÜZÜ

Böyle başlıklı bir yazıyı ancak Marksist/ateist birisi yazar; “Ne yapıyor bu adam?” diyeceksiniz…
Belki bazıları öküz altında buzağı arayarak “kutsala saldırı” sanacak…
Hayır!
Dikkat edin “Din afyondur!” demiyorum. “Dinin afyon yüzü” olduğundan bahsediyorum. Afyon yüzden kastım ise saf dinde değil; mensuplarının din algısında ortaya çıkandır. Benim gördüğüm dinin en temel kavramı olan “Allah”ın dindarın zihninde rahatlıkla afyona dönüşebildiğidir. Bunun sebebi “Allah” kavramının doğrudan kendisi midir, yoksa onu algılayan zihin midir? Bu nedenle “Dinin afyon yüzü” ile içeriden yüzleşmenin ateistlere bırakılmayacak kadar önemli olduğunu düşünmekteyim… Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum

DİRİLER İÇİN TEVHİD

Dua ve konuşmalardan sonra “el-Fâtiha” çekmek…
Ulu bir kişinin ardından “üç ihlâs bir fâtiha” okumak…
Ölülerin ardından “Yâsîn” okumak…
Malum, bunlar dinî dünyamızın vazgeçilmez ritüelleri.
Mehmet Akif “İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin/Ne mezarlıklarda okunmak ne de fal bakmak için” dese de… Selefilik/Vehhabilik hareketleri şiddetle karşı çıksa da… Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 2 Yorum

BU CENNET BU CEHENNEM BİZİM

Nazım Hikmet’in, çok sevdiğim “Davet” şiirinde geçen mısrayı makaleye başlık yapmam da anlaşılacağı gibi konumuz cennet ve cehennemMalum, ahiret yani ölülerin “start almış yarışcı gibi” mezarlarından kalkmasıyla başlayan haşr, mahşer, hesap, mizan, cennet ve cehennem inancı İslam maneviyatının temelini oluştur.
Diğer bir çok konuya olduğu gibi bu konuya da “Yaşayan Kur’an” perspektifinden bakmamız gerekmektedir.
Acaba cennetin ve cehennemin uhrevî olmakla beraber dünyaya bakan yüzleri de olabilir mi? Yani Kur’an’daki cennet cehennem tasvirlerini yaşayan yüzleri ile beraber de anlayabilir miyiz?
Ben bunun mümkün olduğunu düşünüyorum.
Bakın nasıl… Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

BESMELE

“Besmele” Arapça b- ismi-llah (Allah’ın ismi ile) demek… “Bismillahirrahmanirrahim” yani “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adı ile” nin kısaltılmışı… Kısaca “besmele” diyoruz.
“Tılsım” ise “büyü” demek. Arapça’dan eski Yunanca’ya “telesmos” olarak geçmiş. “Kutsama töreni, ayin, her türlü işlem” demek… Eski Yunanca’da bir şeyin gereğini yerine getirmek, ifa etmek, ödemek, resmi bir işlemi tamamlamak demek olan “teleîn”den türetilmiş. İngilizce’ye de “talisman” olarak geçmiş…
Ee, besmele ve tılsım? Ne alaka? diyeceksiniz…
Acele etmeyin gelecek…
Bu yazıda amacım besmeleden ne anlaşılması gerektiğini gösterebilmek… Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum

SANA NEYİ İNFAK EDECEKLERİNİ SORARLAR-2

Medine’ye gelince, Mekke’den beri süren “tezkiye/zekat” çağrıları ile birlikte “infak”, bazen “afv” ve ilerleyen yıllarda da “sadaka” kavramının kullanılmaya başlandığını görürüz. Çünkü Mü’minler Medine’de yeni bir şehir kurmuş, artık mala mülke kavuşmaya başlamıştır.
Bu dört kavram birbirinin yerine kullanılıyor gibi görünmekle birlikte, aralarında ne gibi bir fark olduğunu biraz deştiğimizde şunları söylememiz mümkündür. Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

SANA NEYİ İNFAK EDECEKLERİNİ SORARLAR-1

Günümüzde hidayete eren birisi için “Bir görsen baştan aşağı değişmiş; sakal bırakmış, cübbe ve sarık giymiş, saçının telini göstermiyor, kadınların elini sıkmıyor, haremlik selamlık uyguluyor” vs. dendiğini çok duymuş ve görmüşsünüzdür.

Demek “hiyadet coşkusu” böyle yaşanıyor.

Vatandaş müzikle uğraşıyorsa muziği, sinemayla uğraşıyorsa sinemayı, tiyatroyla uğraşıyorsa tiyatroyu ve dahi her ne şeyle uğraşıyorsa onu bırakıyor. Bunların hepsini “cahiliye dönemim” diyerek kestirip atıyor. İçki, zina, kumar vs.’yi anlarım da bunları niye bırakırlar hala anlayabilmiş değilim. Öteden beri bu işte bir terslik var diye düşünmüşümdür… Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum

ARKADAŞ PEYGAMBER

Kur’an’da peygamber isimlerinin “İbrahim”, “Musa”, “Nuh” “Muhammed” şeklinde “mahalleden arkadaşıymış gibi” alabildiğine tek ve yalın kullanılması öteden beri çok dikkatimi çekmiştir. Bu konuda nicedir bir şey yazmak istiyordum…
Acaba bu tür isimler Kur’an’da neden yalın geçiyor?
Ben bunun bilinçli bir kullanım ve mesaj olduğunu düşünmekteyim. Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum

EBU ZER: ISSIZ ÇÖLDE YALNIZ MEZAR

Hz. Peygamber’in, getirdiği din için “Garip geldi garip gidecek”, Ebuzer için de “Yalnız yaşayacak, yalnız ölecek, yalnız dirilecek” öngörüsünde bulunduğu malumdur.
Acaba bu öngörüyle dünya tarihinde ezilenlerin bir türlü kırılamayan makus talihine mi işaret ediliyor? Ya da insanlığı ayakta tutan esas muharrik gücün bu arayış ve mücadele ve olduğu mu anlatılmaya çalışılıyor?
Her ne şekilde olursa olsun, çölün ortasında yapayalnız ancak görkemli mezarında bir başına yatan Ebuzer, bu haliyle, kanımca İslam’ın gelmiş geçmiş bütün imparatorluklarından çok daha büyük mesajlar veriyor. Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum

YEŞEYA’NIN ÇIĞLIĞI

Aşağıdaki metni nereden aldığımı sormayın, kaynak vermeyeceğim.
Şu kadarını söyleyeyim ki bundan 2700 küsur yıl önce yaşamış Yeşeya adlı bir Ademin vicdanından taşan “Gâlu belâ” seslerinden bir ses…
Hani “Elestü birabbikum” (Rabbiniz değil miyim?) diye sorulup “Gâlu belâ” (Dediler: Evet) cevabının alındığı o diyalogtaki ses… Allah’ın her Ademoğlunun ruh dünyası (iç alemi/vicdanı) ile konuşmasını temsilî olarak anlattığı ve böylece her insanda bu potansiyelin varolduğunun hatırlatıldığı vicdanın ve merhametin o evrensel sesi…
Kimin söylediğinin, nerede geçtiğinin ne önemi var? Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

ÜÇ TERİM:BEYT,ŞERİAT VE ORUÇ

Başlıkta gördüğünüz sözcükleri çok duymuşsunuzdur.
Fakat bu yazıda bu terimlere başka bir açıdan bakacağız.
Kanımca, insanlık tarihinde “uygar/medenî yaşama” bu terimlerin ifade ettiği mana ile geçilmiştir.
Eğer insanoğlunun zihninde “ev”, “hukuk” ve “ahlak” fikri doğmasaydı insanın hayvandan, şehrin ormandan farkı kalmayacaktı!
Bakın nasıl… Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum

“ALLAH” NASIL “HZ HIZIR” OLDU?

Geçenlerde bir hastaneye gittim. Baktım üzerinde “Hızır acil servis” yazılı bir ambulans var. Ambülans görevlisine “Sizin işiniz nedir? diye sorunca, adı üzerinde hastalara “Hz. Hızır gibi yetişiriz” dedi.
“Hızır gibi yetişmek…”
Yurdum insanı “Yetiş ya Hızır!” diye yalvarınca “Hz. Hızır” gibi anında orada bitiveriyorlar!
“Hz. Hızır…” Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

YENİ MUHALİF DİL

Türkiye’de iktidar yalaklığı da pespaye muhalefet de köhnemiş “mahalle duvarlarının” arkasına sığınarak konuşuyor. Hal böyle olunca iktidar-muhalefet ilişkileri hiçbir zaman gerçekçi zeminde seyretmiyor.
Oysa Türkiye değişiyor.
Buna paralel olarak muhalefet anlayışının da değişmesi gerekmiyor mu
“En büyük kamu” başlıklı yazımda “yeni muhalif dilin” hangi zeminde durularak üretilebileceğine dair dini/siyasi kökler ortaya koymaya çalışmıştım. Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

DENİZ NASIL YARILDI?

Dikkat ederseniz, bunca gürültü arasında, mecbur kalmadıkça doğrudan gerilimli gündeme ilişkin yazmamaya çalışıyorum. Yazarsam bile on yıl sonra da okunabilecek yazılar çıkarmaya çalışıyorum. Yazdığım yazılar daha çok M. İkbal’in tavsiyesi doğrultusunda “İslam’da dini düşüncenin yeniden inşasına” yönelik…
Ortalık kısmi sükunete de kavuşmuşken, kendi mecramda akmama ve epeydir beklettiğim bir konuyu ele almama müsaade ediniz… Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 2 Yorum

EN BÜYÜK KAMU

“Kamu” sözcüğü eski (11. yy) Türkçe’deki “kamug”dan geliyor. Dil devriminden sonra Arapça “amme”nin yerine kullanılmaya başlanmış.
Arapça’da “amme” deniyor; herkese, genele ait olan (amme), genel (umumî), genellikle (umumiyetle), millet, topluluk (ummet), genelin içinden çıkan (ummî), genel, tüm (âm), genelin konuştuğu Arapça (âmmice) vs…
Batı dillerinde “pan” eki bu manayı veriyor; herkesin toplandığı yer (panayır), herkese açılan (pankart), tüm tanrıların tapınağı (panteon), genel görünüm (panorama), tanrının her varlıkta olması (panteizm) vb… Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

DOKUZ ÇETE,DOKUZ AYET

“Çete” TDK sözlüğünde şöyle tanımlanmış: “Yasa dışı işler yapmak veya etrafındakileri korkutmak amacıyla bir araya gelmiş topluluk…”
“Haydut” ise şöyle: “Silahlı soygun yapan kimse…”
Bu sözcüklerin Türkçe’ye Sırpça (çeta) ve Macarca’dan (hajdu) geçmiş olması da ilginç! Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum

HANGİ KU’RAN?

“Kur’an’a dönelim”, “Kur’an İslam’ı” vs. diye “Kur’an da Kur’an” deyip durmaktan dillerde tüy bitiren söylemleri biliyorsunuzdur.
Olumlu işlevi olmuştu bir ara ama artık kabak tadı vermeye başladı.
Gayet sığ, derinliksiz ve yavan kalıyor.
Artık şöyle denmeli: İyi de “Hangi Kur’an”?
Yanlış anlaşılmasın; birden fazla Kur’an olduğunu kastetmiyorum. Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum

DOĞDUM BÜYÜDÜM DARBE

Adnan Menderes’in asıldığı yıl (1961) doğmuşum.
Aynı tarihlerde doğan binlerce, onbinlerce yurdum insanından birisi olarak, cuntalarının, Yassıadaların, idamların orta yerine düşmüşüm yani.
Ağlama seslerim tank seslerinden duyulmamış bile…
Darbeyle, tankla, cuntayla karşılamış bu topraklar beni de bu dünyaya…
İlkokula 12 Mart ile başlamışım. Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

BENİM GÖZÜMDE ATATÜRK

Taha Akyol’un “Ama hangi Atatürk” kitabını bitirdiğimde, sonuna “Keşke böyle kitaplar daha çok yazılsa” diye not düşmeden edemedim.
Bu tür kitapları önemsiyorum. Çünkü dogmatik değil; analitik (çözümlemeci) bakıyorlar.
Portre çalışmalarında bu tarz çök önemli.
Bir şahsı “göklere çıkaran” veya “yerin dibine batıran” kitaplar bu nedenle bilgilendirici olmaktan ziyade, yüceltme, olmadık vasıflar atfetme, uçurma veya aşağılama ve haksız ithamlarla dolu oluyor. Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 2 Yorum

BAŞÖRTÜSÜ AFORİZMALARI

İster “türban” deyin, ister “başörtüsü”…
İster “yemeni” deyin, ister “yaşmak”…
İster “Türban ayrı başörtüsü ayrı” deyin, ister “Bu ikisi aynı şey”…
İster “Kur’an’da başörtüsü yok” deyin, ister “Başörtüsü Allah’ın emri”…
Bütün bu iddia ve savunmaların artık bir anlamı kalmadı.
Çünkü… Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 2 Yorum

BİZE ‘DİN’DEN BAHSET

Gündelik hayatta çok sık rastladığımız “Din ayrı dünya ayrı”, “Dini bu işlere bulaştırma”, “Yine mi dini konular?”, “Hoca camide” veya “Dünyaya çok daldık, biraz da dinden bahset” gibi serzenişlerle kendini ele veren bilinçaltımızdaki “din anlayışının”, bizim coğrafyalarda, iki bin senedir değişmeyen bir algılamaya dayandığını düşünmekteyim.
Dinden bahsetmeyi, yaşayan hayattan ayrı bir buud (boyut) olarak algılayan, ruhlardan, ölülerden, atalardan, türbelerden, ayinlerden, ritüellerden bahsetmeyi dinden bahsetmek olarak anlayan Uzak Asya’nın Şaman dinleri…
İş tâ buralara kadar gidiyor.
Bakın nasıl… Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

ALLAH İLE ALDATANIN ÖNDE GİDENİ

Rahmetli babam hep “Bel’amların şerrinden muhafaza eyle Ya Rabbi…” diye dua ederdi. “Bel’am kim ki?” diye sorduğumda “Allah ile aldatanın önde gideni” derdi… Böylesi duaları dinleyerek büyümüş olmamdan olacak “saray ulemasından” oldum olası hiç hazzetmem.
Gel gör ki Allah ile aldatanların şahı olan “Bel’am” konusunu ne cami vaazlarından, ne de ilahiyat kürsülerinden pek duyamazsınız. Kur’an’da esaslı bir şekilde ele alınan bu karakter neredeyse unutulmuş, unutturulmuştur.
Ama bunun böyle olması konuyu bizim de unutacağımız veya unutturmaya çalışacağımız anlamına gelmez, değil mi? Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

ABSÜRD DİN,ÇİFTE HAKİKAT VE BÖLÜNMÜŞ DİNİ HAYATLAR

“Absürt” sözcüğü Hind-Avrupa dil kökünde sağır, dilsiz, boğuk sesli (surdo) dan Latince’ye sağır (surdus/absurdus) olarak, oradan da Fransızca’ya saçma, anlamsız (absurd) manası kazanarak geçmiş…
TDK sözlüğünde “saçma” sözcüğünün karşısında ise şunlar yazıyor: Akla uygun olmayan, yersiz bulunan, pestenkerani, absürt… Pestenkerani de Farsça’da uyduruk, saçma sapan görünüm, resim demek… Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

EY DİN BARONU!EY SİMSAR!DİNLE KİTAP’TAN…

“Baron” kelimesi Orta Latince’de “engel” anlamına gelen “barra” dan geliyor. Fransızca’ya “barre”, İngilizce’ye de “bar” olarak geçmiş… Türkçe’de kullanılan bar, ambargo, bariyer, baraj, barfiks, barmen, baro kelimeleri de bu kökten.
Bunların hepsinde “engelleme, çevirme, bir yerde toplama” manası var. Hatta bizde Erzurum ve Artvin yöresi halk oyunlarına Ermenice’den geçen grup, topluluk, insan çemberi anlamında “bar” deniyor. Bu durumda bar, çember halinde yapılan dans oluyor; Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum

SÜBYANLA EVLİLİK,ÇOKEŞLİLİK VE KADIN DÖVME

Gerçi bu konularda daha önce defalarca yazdım; “Çokeşlilik”, “Kur’an kadınları dövün diyor mu?”, “İslam’da cariye var mı?”, “Kadın erkeğin kaburga kemiğinden mi yaratıldı?” başlıklı makalelerimize bakılabilir. Burada onları güncelleştirerek kısa bir özet sunacağım.
Görüyorsunuz, dönüyor dolaşıyor aynı şeyler yine gündeme geliyor. Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

“CENAB-I HAKK”

Allah’a “Cenâb-ı Hakk” demişiz…
Ne büyük , ne muhteşem bir söz!
“Cenâb”: Saygınlık, yücelik ve ululuk ifade eden bir deyim.
“Hakk”: 1- Gerçek, gerçeğin ta kendisi 2- Doğruluk, hak, adalet…
“Cenâb-ı Hakk”: Büyük, Saygın, Yüce Gerçek, Doğruluk, Hak, Adalet…
Esmaü’l-Hüsna’dan olan el-Hakk Kur’an’da on yerde doğrudan Allah yerine, 218 yerde gerçek, doğru, adalet, hak anlamında Kur’an, İslam ve tevhid yerine, hisse, pay, borç, borçlu anlamında da insan (kul) hakkı yerine kullanıyor. Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

MAHALLE DUVARLARI

TDK sözlüğünde “saf” sözcüğünün karşısında şunlar yazıyor: 1- Katıksız, arı, katışıksız, halis, has: “Saf tereyağı.” 2- (mecaz) İyi niyetli, art niyetsiz: “Senin bu kadar çocukça saf olduğunu bilmezdim.”- P. Safa 3- (mecaz) Kurnazlığa aklı ermeyen, kolaylıkla aldatılabilen, bön, safdil: “Yenge, açık sözlü, saf bir kadıncağızdır.”- R. N. Güntekin
“Saf Türkiye” derkenki “saf” sözcüğünü ilk iki manada kullanmaktayım.
Yani aradığım katıksız, arı, katışıksız, halis niyetli, has, saf bir Türkiye…
Ben buna “Saf Türkiye” dedim. Siz başka bir şey diyebilirsiniz. Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

“MODERNİST MÜLAHAZALAR”

“Söylenenleri gözlüklerinin üzerinden süzerek dinledi… Gençlerin söyledikleri bittikten sonra önce sakalını eliyle sıvazladı… Alnının kırışmasından sinirlendiği anlaşılıyordu. Biraz da göbeğini ovduktan sonra gerinerek şöyle dedi: “Bunlar modernist mülahazalardır…” (İslam’ın Yenilikçileri, c.2, S. A. Han girişi)
Etrafınızda hoca, şeyh, şıh, pir, molla, üstat, abi vs. olarak tanıdığınız bu anekdottaki gibi bir çok karakter (tipleme) görmüşsünüzdür. Yukarıdaki olayı yıllar önce bizzat yaşamıştım; oradakilerden birisi de bendim. Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 2 Yorum

İBRAHİM’İN SORULARI

Kimler soru sorar?
Soru soran zihin nasıl bir zihindir?
Bir toplumda “soru saran adam” olmak ne demektir?
Örneğin bir peygamberi “sorun soran adam” olarak hiç düşündünüz mü?
Eğer öyleyse gelin “İbrahim’in soruları” üzerine düşünelim.
Bakın Hz. İbrahim neler sormuş? Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | Henüz Yorum Yok

KURAN KISSALARI; MUCİZE Mİ, MASAL MI?

Malum, Kur’an’da geçmiş çağlardan bahseden “kıssalar” var.
Bunlar Kur’an’ın neredeyse 3/2’sini oluşturuyor. Mesela Enbiya, Kasas, Yusuf vb. sureler tümüyle, diğerleri de kısmen bunlardan oluşuyor.
Peki, bu kıssalarda ne anlatılıyor? Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 4 Yorum

KUR’AN’IN İLK EMRİ NEYDİ?

Malum, Hz. Peygamber’e ilk gelen ayetler “Alak” suresinin ilk beş ayeti idi.
Hz. Peygamber, Hira mağarasına çekilip derin düşüncelere daldığında kendisine böyle ayetler geleceğini beklemiyordu.
35 yaşına bastığında kendiliğinden biriken bir “vicdani uyanış” ile mağaralara çekilmeye başlamış, Mekke’de yaşanmakta olan vahşet ve insanlığın gidişatı üzerine düşünmeye başlamıştı. Devamı »

Mart 16, 2009 Yazan: Editör | MAKALE | | 1 Yorum